ANADOLU UYGARLIĞI

HOMEROS, TANTALOS, NİOBE VE PELOPS

 

 

“Medeniyetin beşiği Mavi Anadolu,
Avrupa kültürünün kökeni ise Anadolu Uygarlığıdır.”
 

Halikarnas Balıkçısı
 

 

Kök salmadığın toprakta
savrulursun kuru yapraklar gibi
en küçük rüzgarda
kök salmadığın toprak
senin değildir çünkü
yaşadığın toprağa kök salmak
yaşadığın kentin
geçmişini bilmektir
geleceğini kurmaktır


kentli olmak
kendini ve kentini bilmektir
kentli olmak
yaşadığın kentin geçmişini
yok saymak değil
kök salmaktır
 

Dağların, taşların, ağaçların, nehirlerin ve insanların hikayeleri, efsaneleşerek binlerce yıldır, şiir olur, türkü olur, öykü olur, masal olur, kuşaktan kuşağa aktarılır, efsaneleşir uygarlık köprüsü Anadolu’da.  Efsaneler ilk bakışta, uydurma öyküler gibi görünse de, onlar aslında olağandışı olayları yorumlayan, geçmişten günümüze ulaşan ve yaşayan kökleri derinlerdeki halk öyküleridir.

Anadolu, uygarlıkların beşiğidir. İnsanlığın varoluşundan beri, uygarlık kesintisiz sürekli beslenerek gürül gürül akar bu topraklarda. Anadolu’da uygarlık ateşi hiç sönmemiş, uygarlık nehri hiç kurumamıştır. Dede Korkut gibi Homeros’da  buram buram Anadolu’dur.

Anadolu uygarlığı bir "güneş"se, Atina uygarlığı ancak, ışığını güneşten alan "ay" olabilir. Ay’da ancak, güneşin yokluğunda fark edilir. Yıllardır, yalan yanlış bilgilerle "Yunan Uygarlığı" deyip duruluyor. Esas olan Anadolu Uygarlığı'dır ve bu oluşumda "Yunan" yoktur. Anadolu Uygarlığını görmemek kendimize yaptığımız en büyük haksızlıktır. Niobe ve Kybele’yi görmezlikten gelmek de, görkemli geçmişimize, yaşadığımız ülkeye ve kentimiz Manisa’ya haksızlıktır.

Ekrem Akurgal “Helenler yazıyı Hititlerden aldılar” diyor.

Halikarnas Balıkçısı’da “Grekler tanrılarını, dinsel efsane ve törelerini, Hititlerden aldılar” diyor…

İlyada ve Odysseia destanlarının yaratıcısı İzmirli Homeros Anadolu ozanıdır. Destanında Niobe’yi, Tantalos’u, Pelops’u ve görkemli Sipil Dağımızı, Çaybaşı  Deremizi anlatır.

Homeros”u Fatih Sultan Mehmet’in ve Atatürk’ün okuduğunu, benimsediğini biliyor musunuz?

2002 yılında Almanya’da açılan Troya Sergisi, aynı yıl 20.10.2002 tarihinde, İstanbul’da Vedat Nedim Tör Müzesi’nde yinelendi. Homeros ve Troya ile ilgili bütün dokümanlar, belgeler kazılardan çıkarılan buluntular, yazılanlar söylenenler bütün gerçekler ortaya döküldü. Bu sergideki belgeler içinde en ilginç olanı Fatih Sultan Mehmet Kitaplığından  getirilme 13.Yüzyıldan kalma Fatih’in okuduğu  el yazması İlyada Destanıydı. 

16.Yüzyılda yaşamış olan, Fransız yazarı Montaigne’nin, Denemeler isimli kitabında bir bölüm aynen şöyle: “Türklerin padişahı İkinci Mehmet, Papa İkinci Pius’a şunları yazmış: İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum. Bizde İtalyanlar gibi Troyalıların soyundanız. Yunanlılardan Hektor’un öcünü almak benim kadar onlara da düşer; onlarsa bana karşı Yunanlıları tutuyorlar.”

Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ünde Başkumandanlık Muharebesi’nde  30 Ağustos günü sabaha karşı, haritaya bakıp, düşmanın yenilgi durumunu gördükten sonra, “Şimdi Hektor’un öcünü aldık.” demesi  Homeros’un yazdıklarını okuduğunu, önemsediğini, Trova’yı bir Anadolu kenti, Hektor’u da bir Anadolu kahramanı olarak gördüğünü göstermiyor mu?

Truva'da yapılan son kazılar, yüzyıllardır tartışılan iki konuya açıklık getirmiştir: Antik kentin eski bir Yunan yerleşim merkezi değil, her yönüyle Anadolu'ya mahsus bir şehir ve bugüne kadar efsane olarak kabul edilen Truva Savaşları'nın da gerçek olduğu anlaşılmıştır. Truva'daki son buluntular, savaşları anlatan tek kaynak olan Homeros'u tümüyle doğrulamaktadır. Homeros Trova’yı anlattığı gibi, Niobe’yi de anlatmış destanında. Manisa'nın, sırtını dayadığı Spil Dağımızda geçen efsaneyi Homeros’tan öğreniyoruz.  

NİOBE

Niobe, babası Tantalos'un kralı olduğu Sipil Dağının eteklerindeki Tantalis kentinde doğdu. Tanrıça Leto ile birlikte büyüdü, onunla arkadaşlık etti. Efsaneye göre Niobe, Thebai krali Amphion ile evlendi ve ondan altısı kız, altısı erkek oniki çocuğu oldu. Bir gün Leto'yu küçümsedi. Thebai halkına kendisine tapmalarını buyurdu. Leto'nun sadece iki çocuğunun (Artemis, Apollon) olduğunu  söyleyerek kendisini Leto'dan üstün gördü. Gökyüzünde bu sözler Leto tarafından duyuldu ve kızgın Leto çocukları Artemis ve Apaollon’a Niobe’nin çocuklarını öldürmelerini söyledi.  

Apollon oklarıyla Niobe'nin altı erkek çocuğunu, Artemis ise yine oklarıyla kalan altı kız çocuğunu öldürdü. Niobe yaslar içinde gencecik gövdelerin yanına çöktü ve öylece kalakaldı. Gözlerinden oluk oluk yaşlar geliyordu. Etrafta kimse kalmadığından çocuklarını gömemedi. On gün devamlı ağladı. On gün sonra Zeus tüm ölüleri taşa çevirdi. İşte o gün acıktığı aklına geldi talihsiz Niobe'nin. On gündür hiçbir şey yememiş, hep ağlamıştı. Zeus, Niobe’yi acılarını yüreğinde sindirsin diye Akheloos Irmağının kıyısında  Sipylos Dağında, taşa çevirdi. Bugün, Spil Dağı 'nın eteklerinde Ağlayan Kaya ya da diğer adıyla Niobe Kayası olarak bilinen kayanın Homeros’un  sözünü ettiği Zeus’un taşa dönüştürdüğü Niobe’yi temsil ettiğine inanılır.

Niobe’nin öyküyü Homeros anlatıyor:

Leto Apollon'u doğurdu Zeus'tan
Bir de Artemis'i, ok atan tanrıçayı
Uranos'un en güzel torunlarıydı bunlar,
Leto Zeus'un kollarında gebe kalmıştı onlara.
Niobe güzel yanaklı Leto ile bir tutuyordu kendini.
Diyordu Leto iki çocuk doğurdu, bense bir düzine.
 (…………….)

Güzel saçlı Niobe'nin de yemek geldi aklına.
oysa oniki çocuğu ölmüştü sarayında,
altı kız, ergen altı oğlan.
Apollon öfkelenmişti Niobe'ye
öldürmüştü oğullarını gümüş yayıyla.
kızlarını da okçu Artemis öldürmüştü
Niobe güzel yanaklı Leto ile bir tutuyordu kendini, diyordu
Leto iki çocuk doğurdu bense bir düzine.
Iki kisi Apollon'la Artemis öldürdü hepsini.
Ölüler yatıp kaldılar kanlar içinde
kimsecikler yoktu onları gömecek,
herkesi taşa çevirmişti Kronosoğlu
Göklü tanrılar gömdü ölüleri onuncu günü
işte o gün yemek geldi Niobe'nin aklına
Gözyaşı dökmekten yorgun düşmüştü.
Bugün Sipylos kayalıklarının, ıssız doruklarında
Akhelos ırmağı kıyılarında oynaşan su perilerinin
yatakları var derler ya, işte oralarda,
tanrı buyruğuyla taş olmuştur Niobe,
yüreğine sindirir durur acılarını.

TANTALOS

Babası tanrı Zeus, ana ise bir insan, Pluton. Sipil Dağında egemenliğini sürdürür görkemli kral Tantalos. Ne var ki, bu zenginliği dillere destan kral ölümlüdür. Tanrılar katında ağırlansa da, tanrılarla aynı sofraya otursa da, bir ölümlüdür bu yüce kral. Ölümlü olmasına karşın ölümsüzlerin yanında yaşaması, onda ölümsüz olma isteği uyandırmaktadır. Tanrılarda ölümsüz olmak isteyen Tantalos’a kızmaktadırlar.

Tantalos sürekli olarak Tanrıları ağırlarmış Sipil’deki sarayında. Hiçbir seyi eksik etmezmiş önlerinden. Hatta özellikle abartırmış ev sahipliğini. Sanki bu abartılmış konukseverliğiyle:  “Tamam sizler tanrısınız, bense insan. Ama bakın, ben ölümlü olduğum halde, yaptıklarıma, yapabileceklerime bakın. Servetime, gücüme bakın, siz tanrıları ağırladığım sofraya bakın. Ölümsüzlük benim hakkım değil mi?” demeye getirmek istermiş. Bunları düşünürken, ya da düşündüğü sanılırken, mutlu gibi görünüyor, gülüyor, eğleniyorsa da, pek mutlu değilmiş. Yine de pek belli etmezmiş mutsuzluğunu, tanrıların neşesine ortak olmaya çalışırmış Tantalos. Bir gün, tanrılara sunmak için oğlu Pelops’u kurban edip, pişirip tanrılara sunmuş. Tanrılar irkilmişler et yemeğini görünce. Yüzleri dehşetle gerilmiş. İçlerinden sadece Demeter uzanıp, bir parça et alıp, yemiş hızlıca. Ama sofradaki öteki tanrılar bir lokma bile almamışlar. Çünkü önlerine konan yemeğin Tantalos'un oğlu ve de Zeus'un torunu Pelops'un etinden yapıldığını anlamışlar. Tanrıların gazabı büyük olmuş. Tantalos’u Sipil’de bir göle atmışlar cezalandırmak için. Homeros, şöyle anlatır Tantalos'un çektiklerini:

Tantalos'u gördüm, korkunç işkenceler çekerken.
Duruyordu bir gölün içinde, ayakta,
yükseliyordu su ta çenesine kadar
ama içmek için davrandı mıydı,
damlasını alamıyordu suyun
İhtiyar adam eğiliyor, eğiliyor eğiliyordu
su da çekiliyor, çekiliyor,
yok oluyordu hemen toprakta,
ve bir çamur peydah oluyordu
ayaklarının dibinde, kapkara.
o saat bir tanrı kurutuveriyordu gölü.
yemişler sarkıyordu başının önünde
dallı budaklı ağaçlardan,
armutlar, narlar, pırıl pırıl elmalar ballı incirler,
tombul zeytinler sarkıyordu,
ama ihtiyar adam koparayım diye ellerini uzattı mıydı
bir yel geliyor, savuruyordu onları kara bulutlara.

Tantalos’un çektiği işkenceye “Tantalos İşkencesi” denilir. Tantalos İşkencesi varlık içinde yokluğu yaşamaktır kısaca.

Unutmamak gerekir ki, kesilen biçilen, eti pişirilen insan tanrı Zeus'un torunudur. Zeus ise istemez torunu Pelops'un yok olup gitmesini. Torunu Pelops'un parçalarını toplar. Topladığı parçaları birleştirir. Bir bakar ki omuzlarından birisi yok. Bu omuz, tanrı Demeter'in bilmeden yediği parçadır. Zeus bunun da kolayını bulur. Eksik omzun yerine fildişinden yeni bir omuz yapar ve Pelops'a yeniden can verir.

PELOPS

Tanrı Zeus, torunu Pelops'un parçalanmış bedenini birleştirip, can verdikten sonra, yaşamının geriye kalan bölümünü fildişinden omzuyla mutluluk içinde geçirir, Pelops. Tantalos soyundan olup da tanrıların gazabına uğramayan tek kişidir diyebiliriz.
 
Pelops, rüzgara, denizlere hükmeden, üç uçlu mızrağıyla "toprağı titreten" tanrı Poseion'a şarap sunuculuğu yapar. Bir süre sonra tanrı Poseidon'da Pelops'u yeryüzüne gönderir. Pelops'un şarap sunuculuğu hizmetinden memnun kalmış olmalı ki, armağan olarak kanatlı atlar verir.

Pelops, kanatlı atlarıyla dolaşmaktadır artık yeryüzünde. Günlerden bir gün, Elis kralı Dinomaos'un kızı Hippodameia'yi görür. Görür görmez de aşık olur güzel kıza. Ne var ki güzel kıza kavuşmak, o güzele sahip olmak pek öyle kolay değildir. Bu uğurda pek çok yiğit can vermiştir. Çünkü kral Dinomaos'un kızını vermek için bir şartı vardır : Damat adayının araba yarışında kendisini geçmesi gerekmektedir. Geçmezse öldürülecektir. Sarayını, kızını almak için yarışa girip de yarışı kaybeden damat adaylarının kelleleri süslemektedir. Bir söylentiye göre, kral güzel kızını çok sever, onu herkeslerden, evleneceği erkekten bile kıskanırmış. Bir söylentiye göre de kızıyla evlenen adamın kendisini tahttan edeceğini düşünür, pek korkarmış. Bu nedenle de yarışlarda olmadık hilelere başvurur, ne yapıp eder, damat adayının canını alırmış.

Öykümüzün kahramanı fildişi omuzlu, tanrı Zeus'un torunu ölümlü Pelops, işte böyle zalim bir kralın kızına aşık olur. İnsan aşık olmaya görsün! Aşık olan kişi, ölümlü de olsa tanrı Zeus'un torunuysa ve denizlere hükmeden Poseidon'un armağanı atlara sahipse, ölüm korkusu tanır mı?

Pelops krala gidip kızını almak istediğini, yarışmaya hazır olduğunu söyler. Atlarına çok güvenmektedir Pelops. Hepsinden öteye aşıktır. Aşık insan biraz da kör değil midir?

Yarışı tanrı Poseidon'un armağan ettiği kanatlı atlarla Pelops kazanır ve sevdiği güzel Hippodameia'ya kavuşur.

Yunanistan'a Sipylos'tan "kordaks" dansını ve daha ileri bir uygarlık, daha ileri  bir yaşam biçimi götürür. kordaks kültü, korolar ve danslar uzun süre Anadolu'daki gibi Yunanistan'da da yaşayıp gitmiştir. Çıktığı Mora Yarımadasına adı verilir. Yarımada, Peleponezya olarak anılır.

Anadolu'dan gelen bir kahramanın bu işleri başarması, uygarlığın, Anadolu’dan  Yunanistan’a gittiğinin kanıtı olarak gösterilir.

SONUÇ

Görkemli Sipil Dağımıza, Sipil Dağımızın kuzey doğusundaki Anadolu’nun Bereket Tanrıçası Kybele kaya yontusuna, Kuzey batısındaki Niobe kayalıklarına, Çaybaşı Deresine ve buram buram Anadolu kokan destanlarına ve Egeli Ozan Homeros’a sahip çıkmalı, bu bilinçle, Niobe Kayasının ve Kybele Kaya Yontusunun çevresini doğayla uyumlu ve önemine yaraşır biçimde yeniden düzenleyerek turizme açmalıyız.

Homeros’a esin kaynağı olan Niobe Kayalıkları ve Çaybaşı Deresi’nin çocuklarımıza da esin kaynağı olabilmesi için, korunmasını ve bozmadan gelecek kuşaklara ulaştırılmasını öncelikli görevimiz saymalıyız..

Görkemli Sipil Dağı, Niobe Kayası ve çevresi, Kybele Yontusu, Homeros’un destanlarında anlattığı Tantalos, çocukları Niobe ve Pelops, benzerlerine çok az kentin sahip olduğu, kentimizin kıskanılacak zenginliğidir. Kıymetini iyi bilmeliyiz.

Kentimizin tarih içindeki önemli yerini ortaya koyacak olan, genel kurulumuza  ve ardından Belediye Meclisimize sunduğumuz,  Manisa’ya Dört Kapı Projesi ile birlikte, Niobe Kayası ile Kybele Yontusunun da çevresini düzenleyerek iç ve dış turizmi geliştirme yolunda  önemli bir adım atabiliriz…

Sipil Dağı, Niobe ve Kybele için Ödüllü,  Roman, Öykü, Kısa film ve Fotoğraf yarışmaları düzenlenmelidir. Mitolojiyi konu alan bir roman Sipil Dağımızı bir anda dünya gündemine taşıyabilir. Yarışmadan bir değil birkaç roman çıkabilir. Kim bilir, belki yarışmayı kazanan romanların bazılarından film bile yapılabilir.

Mustafa Pala

 

 
     
     

Copyright © 2007 MANİSA BİRLİK
Her Hakkı Saklıdır.