"Olup bitenler artık canımızı yakmaya başladığında,
bu acıyı bir eleştiriyle ortaya dökmek gerekir.
Böyle bir eleştiri, olayla aramıza koyacağımız mesafenin değil,
yakınlığın ürünüdür."
Peter Sloterdijk
Yaşadığımız kentte;
plansız, kaçak, çarpık yapılaşma ve buna bağlı olarak ortaya
çıkan alt yapı
yetersizliği, yeşil dokunun ortadan kaldırılması, sürekli artan yoğun trafik,
baz istasyonları, otopark sıkıntısı, hava, su, toprak, akarsu, görüntü, gürültü
kirliliği yok diyebilir miyiz?
Taşınmaz kültür
varlıklarını ve çevresindeki dokuları, doğal çevreyi yeterince koruyup,
değerlendiriyoruz diyebilir miyiz?
Bütün bunların yanında,
kendi yarattığımız çöp sorununu görmezlikten gelip, yok diyebilir miyiz?
Diyemeyeceğimize göre
yaşadığımız kentte çözüm bekleyen sorunlar var demektir.
Sorunları dile getirmek, çözüm üretmek, çalışmaların içinde olmak, sorun
yaratanlarla mücadele etmek, sorunlardan bunalan insanlar olarak her etkin
yurttaşın görevi olmalı. Bu bilinç yaygınlaştığında kimi sorunların giderek
azalacağından kimsenin kuşkusu olmasın.
Çevre sorunlarıyla mücadele
için; özverili olmamız, önce kendimizi ve toplumu düşünmemiz; yaşadığımız
kenti, insanları ve doğayı sevmemiz gerekiyor. Soran sorgulayan, bilgi edinmeye
açık, etkin yurttaşlar olmamız gerekiyor. Manisa’da “Manisa Çöplüğü”nün yerini
sorsak sanırım fazla bilen çıkmaz. Oysa çöplüğün yerini ve durumunu bilenlerin
sayısı çok olsa, bu aynı zamanda çöplüğün durumundan rahatsız olanların
sayısının çok olacağı anlamına geleceğinden, inanın çözüm bulmak çok daha
kolaylaşacaktır. Yerel yönetim ve kent halkı birlikte çalıştığında, çöp sorun
olmaktan çıkıp, geri kazanılarak kaynak yaratan bir olguya dönüşecektir.
Çöp deyip geçmeyin!..
Çöpün günlük yaşantımızda
önemli bir yeri var. Hepimizin evinde, işyerinde çöp ve çöp kutuları bulunur.
Evimiz varsa, mutfağımız, mutfağımız varsa çöpümüz mutlaka olur. Evet, çöp en
çok evlerimizin mutfağından çıkıyor. Bu nedenle çöp kovalarımız, ya mutfaktadır
ya da balkonda. İçi boşalan plastik ve cam şişeleri, metal ya da karton
kutuları hep çöpe atıyoruz. Çöp kovalarımızı da en çok sebze meyve kabukları
dolduruyor. Örneğin, ıspanak, pırasa, soğan, pazardan demet demet, tane tane
gelir. Saplar, kökler, kabuklar derken tencereye giren azaldıkça azalır.
Tencereye girenin kat kat fazlası çöpe gider. Patatesler soyulur, bir dolu
kabuk, soğan dersen yine öyle. Bezelye, barbunya, fasulye, bakla ayıklanır, çöp
kovası doluverir hemen. Salatalıklar soyulur, kabuklar çöpe. Kavun karpuz da
öyle. Kereviz, yerelması, turp, maydanoz ve dereotu çöp kovasına dökülür. Ya
artan yemekler, kurumuş ekmekler haydi hepsi çöpe…
Ne olacak peki bütün bu
kabuklar, çekirdekler, sararmış yapraklar, artık yemekler ve ekmekler? Haydi
hepsi aynı torbaya ve hepsi çöpe… Çöp kovası doldu. Boşaltılmazsa kokmaya
başlayacak. Al torbayı doğru, çöp bidonuna. İçi doluysa bırakıver kıyısına.
Bazılarına pencereden atmak, kimse görmeden apartman girişine bırakıvermek daha
kolay gelir.
Çöpler genellikle, karışık
biçimde aynı torbalara doldurulup, düzensiz biçimde çöp bidonlarına bırakılır.
Bidonlara bırakılan çöpleri önce kediler, köpekler, daha sonra el arabalı, at
arabalı “Yeniden Kazanım Ekipleri” karıştırır. İşe yarayanlar alınır, gerisi
çevreye saçılır. Sonra sıkıştırmalı çöp kamyonları gelir. Alınan alınır,
kalanları dağılır, çiğnenir, savrulur. Al sana çevre kirliliği, al sana
sineklerin, böceklerin üreyeceği ortam. Al sana çekilmez bir koku. Al sana işte,
kirlilik.
Çöp bidonlarındaki çöpleri
alan, sıkıştırmalı çöp kamyonları, çöplerin sularını akıta akıta, çöplüğün
yolunu tutarlar. Kamyonlarla gelen çöpler Sipil Dağı’nın kuzeye bakan
yamacındaki Şahin Deresi’nin ağzına dökülür.
Kırk yıldır mı desem, elli
yıldır mı desem Şahin Deresi’nin ağzına dökülen çöplerin yüksekliği sanırım kırk
elli metreyi bulmuştur. Zaman zaman yangınlar çıkar çöplükte, doğudan esen
rüzgâr dumanları kentin üstüne taşır. Yananlar plastik torbalardır, kimyasal
atıklardır, kısacası hepsi kanserojendir. Çöplükten yükselen dumanlar rüzgârla
kentimizin üstüne gelir, aşımıza ekmeğimize havamıza karışır. Çöplükten zaman
zaman alevler de yükselir. Yangın Sipil Dağı’nı tehdit eder. Helikopterler,
uçaklar gelir, yangın söndürülür. Bilinir çöplerin altında metan gazının
oluştuğu, her an patlayabileceği bilinir de hiçbir önlem alınmaz, alınamaz. Bir
çeşit alışılmış çaresizliktir bu.
Çöplüğün kıyısına
gecekondular yapılır. Mahalleler kurulur. Sadece kentimizde değil, nedense bu
ülkemizin her yerinde hep böyle olur!.
Mutfağımızdan çıkan çöp,
hiçbir ayrıma tabi tutulmadan torbalara doldurulup genellikle çöp bidonlarının
içine değil, hemen kıyısına bırakılır. Kentlerimizde çöp bidonlarını yanarken
görmek alışılmış manzaralardandır. Sadece bu değil, çöp bidonlarını karıştıran
çocuklar da, çöplüklerde ekmek arayan kadınlar da, bidonlara girip çıkan kediler
de, sahipsiz sokak köpekleri de alışılmış manzaralardandır kentimizde ve
ülkemizde…
Çöp deyip geçmeyin. Çöpü
çöp olarak görmeyen, onu geri kazanılabilir bir değer kabul edip geri kazanan,
çöpsüz çöplüksüz kentler de var.
Çöp deyip geçmeyin.
Hepimizin evimizden çıkan çöpler; geri de kazanılabilir, sorun da olabilir.
Bizim ülkemizde çöp sorundur. Kentte yaşayan insanlar için de, belediyeler için
de sorundur. Hem de öncelikli bir sorundur.
Düzensiz biçimde attığımız
çöp, gün gelir dağın eteğinde patlamayı bekleyen bir bomba olur. Ve bir gün
aniden patlayıverir.
28 Nisan 1993 Çarşamba günü
Ümraniye Hekimbaşı çöplüğü aniden patladı. Oysa, çöplük “ben patlayacağım” dedi
durdu da duyan olmadı.
Ümraniye çöplüğü patlamadı
mı? Altında kadınlarımız çocuklarımız can vermedi mi?...
28 Nisan 1993 Çarşamba
günü, saat 10.00’a yaklaşırken Ümraniye Çöplüğü patladı. Ve çöp sorunu ülke
gündemine geldi.
Evet, ülkemizin gündemini
çoğunca felaketler oluşturuyor.
Depremi de, 17 Ağustos 1999
tarihinde yaşadığımız büyük felaket sonrasında gündemimize aldık. Alınacak
önlemleri felaket sonrasında tartışmaya başladık. Depremi deprem sonrasında
değil, deprem olmadan tartışıp önlemler alabilseydik, bu denli büyük kayıplar
vermeyebilirdik. Çöplük sorununu da önceden tartışıp önlem alsaydık, 39
yurttaşımız çöplük altında ölmeyebilirdi.
Depremi de önlemleri de çok
kısa sürede unuttuk. Şimdi depremi gündemimize alabilmek için sanırım yine büyük
bir deprem beklenecek.
Çöp sorununda da depremde
olduğu gibi oldu. Çöp ülke gündemine 28 Nisan 1993 tarihinde yaşanılan büyük
çöplük patlamasıyla geldi. Çöpü konuşmaya başladık. Metan gazını öğrendik, geri
kazanımı tartışmaya başladık.
29 Nisan 1993 tarihli
gazeteleri okuyorum.
29 Nisan 1993 tarihli
gazetelerin tümünün birinci sayfaları “Çöplük faciası”na ayrılmış.
Milliyet Gazetesi’ne
bakıyorum; Manşet: “Çöplük Patlaması” Manşetin altında iki alt başlık var:
“Ümraniye çöplüğü bomba gibi patladı; evler insanlar çöp dağının altında kaldı.”
“Facia sorumsuzluğun son örneği…Yıllar süren uyarıları kimse dikkate almadı.”
Çöplük patlamasına ilişkin büyük fotoğraflar var birinci sayfada. Fotoğraf altı
yazılar, fotoğraflardaki faciayı anlatmaya yetmiyor. “Ümraniye’yi allak bullak
eden facia sonrası çöplük ana baba gününe döndü. Çarpık kentleşmenin sonucu
çevrede bir utanç abidesi gibi duran çöp dağları evleri yuttu, insanları boğdu.
Faciadan kurtulanlar elleriyle çöpleri kazıp yakınlarını kurtarmaya
çalıştılar.” Bir diğer fotoğrafın altında da, “ Bomba Çöplük. İşte insanlara
mezar olan çöplük. Metan gazının yol açtığı faciadan çıkan yangın sönmüş, ama
dumanlar bir yas işareti gibi tütüyor. İnsanlar çaresiz, gözyaşı döküyor.
Hekimbaşı çöplüğü bir mezarlık sessizliği veriyor.” Ağıt yakan kadınlar
fotoğrafının altında da, “Ölüme bakış. Kadınlar ağıt yakıyor. Kadınlar,
çocuklara, babalara komşulara yanıyor. Kadınlar, çocukları kucaklarında ölümü
sessizce seyrediyor.” Milliyet Gazetesi’ni okumayı birlikte sürdürelim:
“Bekleniyordu. Geliyorum diyen facia geldi. Patladı patlayacak denilen Ümraniye
çöplüğü patladı ve en az 30 evle 70 kişiyi yuttu. Dün sabah 10.10 sıralarında
çöp dağlarında oluşan metan gazı, kulakları sağır eden bir gürültüyle patladı.
Patlamayla birlikte 200-300 metre kayan tonlarca çöp yığını, önüne gelen evleri
altına aldı. Göz göre göre. Ümraniye çöplüğünün bir gün faciaya yol açabileceği
uzun zamandır söyleniyor, yazılıyordu. Ümraniye Belediyesi’nin çöplüğün
kaldırılması için yaptığı başvurular da sonuçsuz kaldı. Tehlike sürerken,
çöplüğün çevresinde yerleşime engel olunmadı. Ve ihmal, sorumsuzluk bir çok
insanın canına mal olan patlamaya kadar sürdü.” Diğer sayfalara göz atmadan
hemen 16’ncı sayfaya gidiyorsunuz. Sayfanın ortasında kazma kürekle çöplüğü
karıştıran altında ölü ya da canlı insan arayanların fotoğrafını görüyorsunuz.
“70 kişi göçük altında” “Sağır eden patlama” “Babanın feryadı” gibi ara
başlıklar var. Haberin bazı bölümleri şöyle: “İstanbul Ümraniye Çöplüğü’nde dün
sabah sıkışan metan gazının bomba gibi patlaması sonucunda çöp yığını kayarak
gecekonduların üzerine yığıldı. Patlama sonucu yer yer yangın çıktığı görüldü.”,
“30 evin göçük altında kaldığı, çoğunluğun çocuk ve kadın 60-70 kişinin
hayatından endişe edildiği bildirildi.”, “Facia yerine ulaşıldığında dağ gibi
yığılan binlerce ton çöpün 200-300 metre kayarak çevresindeki gecekonduları
yuttuğunu gören polisler derhal durumu merkeze bildirerek acil yardım
istediler.”, “Hekimbaşı Mahallesi’ndeki olayın duyulmasıyla Polis, İtfaiye,
Hızır Acil, Belediye Görevlileri, Askeri Birlikler, Orman Bölge Müdürlüğü
Görevlileri, Ümraniye Çöplüğü’ne sevk edildiler.
Ayrıca çevredeki hastanelerde
alarma geçirildi.” “Polis ve itfaiye erleri tarafından başlatılan kurtarma
çalışmalarında daha sonra getirilen polis köpekleri de kullanıldı.” “Babanın
Feryadı” ara başlığı altında yazılanlar insanın tüylerini ürpertmeye ve
düşündürmeye yetiyordu, “Savaş alanına dönen Ümraniye Çöplüğü’nün yakınında
oturan ve patlama sesiyle birlikte 4 yaşındaki çocuğunu kucaklayarak kendini
dışarı atan Ömer Yıldız ‘geri dönüp baktığımda dağ gibi çöplük üzerimize doğru
geliyordu. Hızla koşmaya devam ettim’ şeklinde konuştu. Evde iki karısı ve sekiz
çocuğunun kaldığını belirten Ömer Yıldız çevresindekilere ‘Ne olur onları da
kurtarın’ diye yalvardı.” Haber çöp yığınları altında kalanların adları ve
sayılarını vererek devam ediyordu. 16. sayfanın sağ üst köşesinde: “Çöpler neden
patlar ?” sorusu var. Sorunun altındaki metin aynen şöyle: “Uzmanlar arazilere,
boş alanlara hiçbir ayrıştırma yapılmadan dökülen çöplerin zamanla metan gazı
oluşturarak patlamaya hazır bomba haline geldiğini belirtiyorlar. Evlerden ya da
işyerlerinden atılan atıkların bomba haline gelmesi şu şekilde oluşuyor: Çöpler
içindeki organik maddelerin çürümesi sonucu başta metan gazı olmak üzere
hidrojen, karbonmonoksit, karbondioksit ve sülfür meydana gelir. Metan gazının
havaya oranı yüzde 5-15 arasında olunca infilak etme niteliği belirir. Çöp
toplama alanlarında biyolojik ve kimyasal ayrışma sonucu oluşan gazlar iki yıl
içinde en yüksek düzeye ulaşırlar. Çöplük olarak belirlenen alana çöp dökülmese
bile metan gazı kaybolmaz. Patlama tehlikesi 20-30 yıl devam eder.” “ Çöplerden
Enerji Üretimi. Çöplerdeki organik maddelerden oluşan metan gazından enerji
üretiminin mümkün olduğunu belirten uzmanlar özellikle gelişmiş ülkelerde
kullanılan çöp işleme tesislerinden petrole eşdeğer metan gazı elde edildiğini
söylediler. Çöplerden elde edilen metan gazı ile enerji tasarrufunun
sağlanacağını belirten ve bu konuda 1990 yılı nüfus sayımı verilerine göre bir
rapor hazırlayan Karadeniz Üniversitesi İnşaat Bölümü Hidrolik Anabilim Dalı
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Berkün raporunda şu görüşlere yer veriyor:
“Organik maddelerin çürümesi sonucu oluşan gazlardan istenmeyenler ayrıldıktan
sonra geriye kalan metan gazı depolanarak yakıt olarak kullanılabilir. Çöplerden
gaz elde edilmesi için çöplerin iki yıldan uzun süre depolanarak bekletilmiş
olması gerekir. 400 bin kişilik bir şehrin çöpünden yılda 6 milyon metreküp
metan gazı elde edilebilir. Bu miktar yılda 3.5 milyon kilogram petrole
eşdeğerdir. Ülkemizde bu amaçla kurulmuş yüksek miktarda gaz üretimi yapan bir
tesis henüz yok. Bu büyük bir eksikliktir.” 1993’te büyük eksiklik olarak
belirtilen metan gazı üreten tesis olmaması ülkemizde 11 yıl sonra da büyük
eksiklik olmayı sürdürüyor. “1990 nüfus sayımı verilerinden yola çıkarak
yapılan hesaplamaya göre nüfusu 400 bine yakın ve üstündeki 12 şehirde gerekli
tesislerin kurulması halinde yılda 240 milyon metreküp metan gazı üretmek
mümkün. Bu miktar yılda 140 milyon kilogram petrole eşdeğerdir.”
Hürriyet Gazetesi’nin de
tüm gazetelerde olduğu gibi birinci sayfası çöp felaketine ayrılmış. Manşet “Çöp
Yanardağı” Hürriyet ekibi olayı helikopterle izlemiş. “Çöp Yanardağı” başlığının
altında “İstanbul’da dün, çağdışı bir ihmal ve sorumsuzluk faciası yaşandı.
Ümraniye çöplüğünde metan gazı patladı. Yanardağdan fışkıran lavlar gibi akan
tonlarca çöp, gecekonduların üstüne yığıldı.” “Patlama nedeni vahşi depolama”
başlığının altında “Bilim adamları Ümraniye çöplüğündeki patlamaya, çöplerin
‘Vahşi Depolama’ denilen yöntemle düzensiz ve çok sıkışık depolanmasının neden
olduğunu ileri sürdüler. Mutfak atıkları ve kağıtların havasız kalması halinde,
patlayıcı metan gazı oluştuğunu belirten uzmanlar ‘Çok ucuza ve kolayca çıkacak
metan gazı boruları yapmak gerekirdi’ ” dediler.
“Çöplük neden patladı?”
başlığının altını okuyoruz. “Bilim adamları, Ümraniye çöplüğündeki patlamaya,
çöplerin ‘Vahşi Depolama’ denilen yöntemle, düzensiz ve çok sıkışık
depolanmasının neden olduğunu öne sürdüler. Bu yöntemle toplanan çöplerde hava
dolaşımı kesiliyor ve patlayıcı metan gazı birikiyor. Bilim adamları, çöplüğe
parlayıcı veya patlayıcı bir madde atılmasının da patlamaya yol açabileceğine
dikkat çektiler. Çeşitli ülkelerde, çöplükte biriken metan gazının enerji
üretiminde kullanıldığını belirten Marmara Üniversitesi Çevre Sorunları Uygulama
ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Adnan Aydın şu bilgiyi verdi. ‘Çöpler
organik maddelerden oluşur. Yığınlar halinde toplanmaları durumunda, özellikle
hava almayan bölümlerinde, kimyasal reaksiyonlar ve bakteriyolojik faaliyetler
sonunda metan gazı meydana gelmektedir. Metan gazı patlayıcı bir gazdır. Evlerde
kullanılan doğalgazın ana bölümünü oluşturmaktadır. Çöplükteki patlamayı
metangazı yaratmıştır.’ Prof. Aydın, çöplerde zaman zaman küçük ve büyük
çaplarda ortaya çıkan metan gazı patlamalarının önlenmesi için yapılması
gerekenleri de şöyle sıraladı: ‘Her şeyden önce, toplanan çöplerin mutlaka
havalandırılması sağlanmalıdır. Bunun için özel bacalar kullanılmalıdır. Ayrıca,
çöplerin fazla biriktirilmeden iyi seçilmiş yöntemlerle yok edilmesi gerekir.
Önemli bir çözüm de pek çok ülkede yapıldığı gibi çöplerden enerji üretiminde
yararlanmaktır.’ ”
“Facia geliyorum demişti”
başlığı altında anlatılanlarsa duyarsızlığımızın kanıtı gibi. “Ümraniye Belediye
Başkanı Şinasi Öktem, bölgede yıllardan beri sorun olan çöplüğün kaldırılması
için 4 yıldır çaba harcıyordu. Bilimsel toplantılar, mitingler düzenleyip,
bölgeye çöp döken belediyeleri mahkemeye vererek tehlikeye dikkat çeken Öktem’in
sesini hiçbir yetkili duymak istemedi. Ümraniye Belediyesi’nin isteği üzerine 7
Mayıs 1991’de Üsküdar 3’ncü Sulh Hukuk Hakimliği tarafından hazırlatılan
bilirkişi raporunda, her an bir faciayla karşılaşılabileceği vurgulanmıştı. İTÜ
İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği bölümünden Prof. Dr. Dinçer Topacık,
Kadastro Müdürlüğü Kontrol Memuru Cengiz Göksu ve Adli Tıp Uzmanı Dr. Şinasi
Umut’un hazırladığı rapor şöyle: ‘Çöp dökme yeri, tekniğe uygun bir depolama
yeri değil. Her çöp depolama yerinde metan, karbondioksit, hidrojen, sülfür gibi
gazlar oluşur. Bu gazların kontrollü olarak toplanması ve yakılması gerekir. Bu
tesiste böyle bir sistem yok. Metan gazı, belli oranda hava karışması halinde
patlayıcı olabilmektedir. Bu tesiste, dekompozisyon sebebiyle ortaya çıkacak
metanın patlamasını önleyecek hiçbir tedbir yoktur. Allah göstermesin, yakınında
yerleşim olduğu için zarar büyük olabilir.’ ” Şimdi bu raporun bir an için
Manisa Çöplüğü için yazıldığını düşünelim. İçinde yanlış olan bir şey bulamayız.
Nasıl, Ümraniye Çöplüğü için facia “geliyorum” demiş ve gelmişse, Manisa çöplüğü
içinde yıllardır “geliyorum” diyor. Gelmemesi için de herhangi bir neden yok…
Hürriyet Gazetesi’nin
çöplük patlamasına ayırdığı sayfasında çerçeve içinde “Metan gazı kendiliğinden
patlıyor” diye başlayıp “İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof.
Dr. Ayşe Aksoy, metan gazının son derece yanıcı ve patlayıcı bir gaz olduğunu
belirterek şöyle konuştu: ‘Kendi başına dışarıdan bir alev almasa bile, 650-750
derece arasında tutuşabiliyor. Havadaki yüzde 5-14’lük karışımları kömür
madenlerinde ve ocaklarda olduğu gibi şiddetle patlar.’ ”
Tüm gazetelerde çöplük
patlaması haberine ayrıntılarıyla yer verilmiş. Hürriyet Gazetesi’nin haberi
içinde “Demirel Üzgün” başlıklı bölüm şöyle devam ediyor: “Başbakan Süleyman
Demirel İstanbul’da meydana gelen çöp faciasını sabah saatlerinde konuttaki
çalışması sırasında öğrendi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden telefonla bilgi
alan Demirel konuttan çıkışı sırasında gazetecilere ‘fevkalade üzgünüm’ dedi,
şöyle devam etti: “İstanbul’da bir çöp patlaması olayı var. Kesin belli
olmamakla birlikte çöp yığınlarının altında çocuklar olduğu söyleniyor.
Gecekondu bölgesinde olmuş. Çöp yığınları kaymış, evler çöplerin altında kalmış.
Yetkililer olay yerindedir. Çöp yığınının altında kaç kişinin olduğunu
bilmiyoruz. Büyüklerden daha çok çocukların olduğu sanılıyor. Hayatlarını
kaybeden vatandaşlarımızın yakınlarına başsağlığı diliyoruz.”
29 Nisan 1993 tarihli
Cumhuriyet Gazetesi’nin de ilk sayfasının göze çarpan ilk haberi tüm gazetelerde
olduğu gibi, Ümraniye Çöplüğü’ne ayrılmış. Haber başlığı, “Çöp Dağı Patladı”
şeklinde. Alt başlıkta “Öldüren İhmal Ümraniye Hekimbaşı Çöplüğü’nde biriken
metan gazı patlayınca çöp dağı bir mahallenin üzerine çöktü. 25 ev çöp yığınının
altında kaldı ilk anda 4’ü çocuk 8 ceset çıkarıldı. Ölü sayısının artacağı
belirtiliyor.”
Cumhuriyet Gazetesi’nin
birinci sayfasında, çöp yığınlarının altından ceset çıkaran dozerler, çıkarılan
cesetler ve ağlayan insanlar var. “Facia önceden belliydi” “Herkesi uyardık”
“Çöplük saatli bomba” ifadelerine yer veriliyor. “Çöplük saatli bomba” başlığı
altında uzman görüşlerine yer verilmiş. “Türkiye’nin herhangi bir kentindeki
diğer çöplüklerde de her an Ümraniye’de yaşanan benzeri meydana gelebilir.”
Haber17’nci sayfada devam ediyor. “Katı atık uzmanları, Ümraniye Çöplüğü’nde
yaşanan felaketin Türkiye’de diğer çöplüklerde de meydana gelebileceği konusunda
yetkilileri uyarıyor. Uzmanlara göre katı atıkların kontrolü ve
uzaklaştırılmasına ilişkin bir yönetmeliğin yürürlükte olduğu, ancak
uygulanmadığı, Türkiye’de çoğu yerleşim birimlerinin arasında ve yakınında
bulunan 2 bini aşkın çöp depolama alanı, çevre ve halk sağlığını tehdit etmeyi
sürdürüyor. Dayanılmaz kokusu, zehirli sızıntı sularının yanı sıra bu çöplükler,
metan gazı oluşumu nedeniyle her an patlamaya hazır bir bomba niteliği taşıyor.
Uzmanlar, çöp konusunda yıllar süren ihmalden kaynaklanan bu sorunun tüm Türkiye
için geçerli olduğunu söylüyor. B.Ü. Çevre Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç
Dr. Günay Kocasoy, Ümraniye’de yaşanan facia üzerine ‘Sonunda olacağı buydu’
diyor. Aynı tehlikenin standartlara uygun olarak yapılmayan bu nedenle çevre ve
halk sağlığını tehdit eden 2 bini aşkın çöp depolama alanı için de geçerli
olduğunu belirten Kocasoy tehlikeye bir kez daha şöyle dikkati çekiyor:
‘Türkiye’de standartlara uygun tek çöp depolama alanı var. İzmir’de
gerçekleştirilen bu çöp depolama alanında hastane atıkları ve tehlikeli çöpler
ayrı alanlarda toplanıyor. Sızıntı sularının çevreye yayılmaması ve metan gazı
oluşmaması için orada önlem alınmış durumda, ama onun dışında ülkemizdeki
çöplükler benzer tehlikeleri taşıyor. Rastgele uzaklaştırılan çöplerin drenajı
sağlanmadan üst üste yığılması sonucunda oluşan oksijensiz (anaerobik) ortamda
bozunma (dekompozizasyon) oluşuyor. Bu bozunma sonucunda oluşan metan gazı,
kendi kendine tutuşabilen bir gaz. Gelişmiş ülkelerde çöplüklerde biriken bu
gaz konutların ısıtılmasında kullanılıyor ama bizde ise sıkışarak patlıyor ve
böyle facialara yol açıyor.’ ”
“Katı Atık Milli Komitesi
Başkanı B.Ü.Çevre Bilimleri Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Kriton Curi Türkiye’deki
çöplükleri her an patlamaya hazır bir bombaya benzetiyor. Düzenli depolama
alanları oluşturulmadığı için çöplüklerimizden kaynaklanan sızıntı suların ve
metan gazının kontrol altına alınması için daha çöpler dökülmeden depolama
alanında drenaj kanallarının yapılması gerektiğini belirten Curi Türkiye’de
felaketlere yol açan mevcut uygulamanın nasıl olduğu konusunda şu bilgiyi
veriyor: “İstanbul’da dört çöplükten bahsedilir, bunları Kumburgaz, Halkalı,
Ümraniye ve Aydınlı olarak sayabiliriz. Ancak bu bilgi tam değildir.
Adalarımızın bile hepsinin ayrı ayrı çöplüğü vardır. Çöpler söylediğim yerlere
götürülmekte kamyonlardan boşaltılmakta, kimi adamlar tarafından geri
kazanılabilecek malzemeler toplandıktan sonra çöpler bir kepçe ile uçuruma
atılmakta ve burada bırakılmaktadır. Bu çöpler oksijensiz şartlarda çürüme
neticesinde metan gazı ve karbondioksit çıkmakta, metan gazı oluşmakta, çöpler
kendi kendine tutuşmakta ve yanmaya başlamaktadır. Yangın hem hava kirliliğine
hem acayip kokulara sebebiyet vermektedir.”
Cumhuriyet Gazetesi’ni
okumayı sürdürüyoruz. 1’nci sayfada “Bakanlık: Herkesi Uyardık” başlığı altında
“Çevre Bakanlığı Müsteşar Vekili Aytaç Bilgiç Ankara’dan Çevre Bakanlığı’ndan
bir genel müdür yardımcısı iki uzmanın İstanbul’a hareket ettiğini, kendilerine
bugüne kadar bir talep ulaşmadığını söyledi.” Haber 17’nci sayfada devam ediyor.
“Çevre Bakanlığı Müsteşar Vekili Aytaç Bilgiç, 11 Ağustos 1992’de tüm
belediyelerin çöp konusunda uyarıldığını belirtti. Bilgiç çöplüklerin ıslah
edilmesini ısrarla uyardıklarını anımsattı. Bilgiç ‘Biz 11 Ağustos 1992
tarihinde, tüm Türkiye genelinde Belediyelere çöplüklerin ıslahı tedbirleriyle
ilgili bir genelge gönderdik. Ümraniye Belediyesi’nin bugüne kadar bize bu
manada bir talepleri olmamış. Tabii bu yüzden kaza meydana gelmiştir’ ”
“Erkekler Ağlıyor” başlıklı
Deniz Teztel’in haberi de Cumhuriyet Gazetesi’nin sayfalarında yer alıyor. “Bir
dere ve iki yanında evler. Adres, Asil Caddesi Yaya Sokak diye kayıtlara
düşüyor. Otuz ev var yok, tümü gecekondu. Sabah öğlene devrilmek üzere. Önce bir
patlama duyuluyor. Sonra bir çöp yığını derenin iki yanını kaplıyor. İş saati
olması erkekleri mutlak bir ölümden kurtarıyor. Kadınlar ve çocuklar evdeler.
Bir evde kaç kişi var bilinmiyor. Bazı evlerde, kumalar, çocuk sayısı bir evde
on da olabilir on beş de. Zabıtalar geliyor önce, arkasından itfaiye ve asker.
Korkunç bir metan gazı kokusu çevreye siniyor. Kurtarma çalışmalarına
katılanlardan ayılanlar bayılanlar çıkıyor. Anakent’in yardımcı belediye
işçileri beklemede. Şimdilik onlara düşen iş yok. Diğer ilçelerin belediye
başkanları Ümraniye Belediye Başkanı’nın yanında yer alıyor. Halk şokta.
Referanduma çeyrek kalmışken yaşadıklarının şoku bu. İyi ki bizim evimize
gelmedi diyenler var, yarım ekmeğin arasında kaşar yiyip kola içen de. Sanki bir
savaş alanı gibi. Sevinçle hüzün iç içe. Dozerler nasıl çalışıyor anlaşılır gibi
değil. Bir yerden alınan çöp diğer tarafa konuluyor. Bu artık kurtarma değil,
ceset çıkarma çalışması. Yer yer yanmaya başlıyor çöpler. Mahalleli için olağan
bir görünüm bu. Her gece çöplükte meşale görmeye alışmışlar çünkü. Saatler
ilerledikçe koku artıyor. Çöp dağı artık siyah ziftle örtülü. Ham asfalt ve
naylon torbalar görülüyor. Uyarılar birbirini izliyor. Sadece bakanlar ve
yetkililer gelince yollar açılıyor. Yeniden patlama olur mu bilen yok. Kimse
kimseyi uzaklaştırmayı düşünmüyor.”
Erkekler ağlıyor. Çünkü
çöplük öğleye doğru patladığından, kadınları ve çocukları çöplük altında
kaldılar. Kadınlar ve çocuklar öldü. Erkekler ağlıyor. Çöplük gecede
patlayabilirdi. İnsanlar ölüme uykuda yakalanabilirdi, kadınlar ve çocuklarla
birlikte erkeklerde ölebilirdi. Bir çok erkek “keşke ben de ölseydim de bu acıyı
yaşamasaydım” diye ağlıyordu. Olacağı önceden belliydi. Kaza geliyorum diye
bağıra bağıra geldi. Şimdi Ümraniye çöplüğü gibi binlerce çöplük her an
patlayabilirim diye bağırıyor.
İzmir’de yayımlanan Bölge
Gazetesi Yeni Asır da birinci sayfasını Ümraniye Çöplüğü patlamasına ayırmıştı.
“Çöp dağı 40 evi yuttu” “Yine ihmal, yine facia!” “Ümraniye Çöplüğü’nde
yıllardır biriken metan gazı patladı. 50 metre yüksekliğinde dağ oluşturan
tonlarca çöp, çığ gibi aktı. 40 ev yok oldu. 70 kişi enkaz altında.”
“Dünyada benzeri yaşanmayan
ve bu nedenle yabancı haber ajanslarının büyük ilgi gösterdiği facia, bir değil
iki büyük ihmali gündeme getirdi.
1.
Uyarıları hiç
kimse ciddiye almadı. Üsküdar Belediyesi Sağlık Müdürlüğü ile
Boğaziçi Üniversitesi Çevre
Bilimleri Enstitüsü yetkilileri defalarca “Ümraniye Çöplüğü’nde patlama olacak”
diye uyardı. Ancak uyarılar yanıtsız kaldı.
2.
Gecekondulaşma bir türlü önlenemedi. Ümraniye Belediyesi, çöplüğün yanındaki
gecekonduları yıkmak için üç kez dozer gönderdi. Taşlı sopalı direniş oldu,
yıkımdan vazgeçildi.
Ve sonuçta beklenen facia
gerçekleşti. bilim adamları şimdi yine uyarıyorlar. Aynı facia, modern çöp
fabrikası olmayan bir başka kentimizde de yaşanabilir.”
Çöplük patlamasının renkli
fotoğraflarına yer verilmiş Yeni Asır Gazetesi’nin ilk sayfasında. Çöplük
altında ceset arayan insanlar. Ağlayan bir adam var, fotoğrafın altında “Ne
evini buldu, ne eşini, ne de çocuklarını!...” başlıklı bir haber yer alıyor.
“Yoksulluk, çöp, pis koku, gecekondu ve ölüm. Ümraniye’de gerçek bir dram
yaşandı. Fotoğrafta çaresizliği görülen Ahmet Çınar isimli vatandaş, işinden
evine döndüğü zaman acı gerçekle yıkıldı. Önce çöpleri eşeleyip, evine ulaşmaya
çalıştı. Sonra yoruldu, olduğu yere çöktü, ağlamaya başladı. Kısa süre sonra
eşinin ve iki çocuğunun cesedi çıkarıldı.”
“Feci bir ölüm” “Enkaz
altında sağ kalanlar, metan gazından zehirlenip öldüler.” “Çöplüğün yanına tek
göz oda kuran ve bir çoğu Bayburtlu olan vatandaşlar, dün 10 sıralarında bir
patlamayla sarsıldılar.”
“Önce herkes deprem
zannetti. Ancak birkaç saniye sonra kokusuna alıştıkları çöp dağı, evlerini örtü
gibi sardı.”
“Çöp kiminin çocuğunu
kiminin komşusunu yuttu. Kurtulanlar sağa sola koşuşurken enkaz altından
çığlıklar ve imdat sesleri yükseliyordu.”
“Ancak patlamaya neden olan
metan, bu kez zehirlemeye başladı. 25-30 dakika sonra yardım isteyen sesler
kesildi. Sağ kalanlar can çekişerek öldü.”
29 Nisan 1993 tarihli Yeni
Asır Gazetesi’ni okumayı sürdürüyoruz. Birinci sayfanın alt köşesinde “İzmir’de
tehlike yok” başlıklı bir bölüm var. “İzmir Büyükşehir Belediyesi Türkiye’de
ilk kez uygulanan bir yöntemle “metan” sorununu ortadan kaldırdı. Çöpler
Harmandalı Çöplüğü’nün yakınında, killi toprağın altına gömülüyor. Toprağın
yapısı gereği metan gazı sıkışmıyor.”
Sipil Dağı’nın eteğindeki
Şahin Deresi ağzından, Manisa Çöplüğü’nden yükselen dumanları, sessiz çığlığı
duyan olmuyor. Manisa Çöplüğü de her an patlayabilir. Çöplüğün kıyısındaki
gecekondular çöplük yığınları altında kalabilir. Kadınlarımız, çocuklarımız,
insanlarımız ölebilir. Yangın çıkar demiyorum, her an çıkabilir. Sipil Dağı’nın
yamaçlarındaki ormanlık alanlar da tehlike altında. Önlem almak için ne
bekleniyor, henüz bilemiyoruz.
Gazeteleri yeniden
okuyunca, “çöp faciası”nı yeniden yaşar gibi oldum.
Gündemimizi gerçekten
felaketler oluşturuyor. “Hızlandırılmış Tren” kazasında da öyle olmadı mı?
Gazeteler yazıyor, televizyonlar gösteriyor. Yetkililer açıklamalar yapıyor.
Muhalefet iktidarı suçluyor. Bilim adamları konuşuyor. Sonra, sonra her şey yeni
bir felaket olana dek unutuluyor. Depremler de, sel baskınların da, yangınlar da
hep böyle oluyor. Ağıtlar yakıyoruz, sonra da sanki hiç felaketler yaşanmamış
gibi hiç bir önlem almadan yaşamayı sürdürüyoruz. Ancak bunun bir istisnası var.
AB istediğinde, istenileni hemen gündemimizin ilk sırasına alıp hemen gerekli
düzenlemeleri yapıveriyoruz!
Çöp konusunda
üniversitelerimizin, bilim adamlarımızın ve uzmanların yaptığı çalışmalar,
çöplük patlamaları ya da çöplüklerin neden olduğu yangınlardan sonra gündeme
geliyor, yazılıp çiziliyor. İlgililer açıklamalar yapıyor. Ancak daha sonra
unutulup gidiyor. Ülkemizde çevre duyarlılığı henüz yönetimleri etkileyebilecek
ağırlıkta değil. Zaman zaman, gençlik gruplarının bazı alanlarda, basına haber
vererek çevre temizliği yapmasının yeterli olmayacağı bilinen bir gerçek.
Anmadan edemeyeceğim bu konuda çalışma yapan, soruna çözüm arayan bilim
adamları, duyarlı yurttaşlar ve belediyeler yok değil. Yeterli olmasa da, çöp
konusunu gündemine alan, çalışmalar yapan belediyeler var. Çöp toplama, depolama
ve yeniden kazanım konusunda bazı belediyelerimizin başlattığı örnek
uygulamaları zaman zaman gazetelerde okuyoruz.. Bunların hızla
yaygınlaştırılması belediyelerin çöpü gündemlerinin ilk sıralarına alması
gerekiyor.
Çöp konusu üzerine fazla
program yapılmıyor. Yapılanlara da sanırım fazla ilgi gösterilmiyor. Yıllardır
duyarlı bir yurttaş olarak çöp konusundaki gelişmeleri izlemeye çalışıyorum.
Çöplüğün neden olduğu söylenen Burgazada yangınından sonra 21 Ekim 2003
tarihinde NTV’de çöp konusunu gündemine alan “Anahtar” Programı ilgiyle
izlediğim programlardan birisi olmuştu.
NTV’de 21 Ekim 2003
tarihinde yapılan Anahtar isimli programda, orman arazileri ve çöp
toplama alanları tartışıldı. Bu program için hem NTV’yi hem de Mithat Bereket’i
yürekten kutluyorum. Keşke benzerleri yapılabilse.
Programa katılan konuklar, Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Çevre Koruma Daire Başkanı Faruk Anılsın, Boğaziçi Üniversitesi Çevre
Bilimleri Enstitüsü Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Günay Kocasoy’du.
Programı Mithat Bereket
sunuyordu. “Hepinize
merhaba. Yeni bir konuyla, yeni bir mekanda ve tabi yeni bir Anahtar'la işte
yine sizlerle birlikteyiz. Ve her zamanki gibi bugünkü Anahtar'da da sizlere
hayatın kapılarını açmaya devam ediyoruz. Bugünkü Anahtar'da İstanbul’dan
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Baruthane'deki çöp aktarma merkezinden, çöp
aktarma istasyonundan canlı yayındayız. Aslında burası Türkiye'deki
büyükşehirlerde nadiren bulunan merkezlerden biri. İstanbul'un çöplerinin bir
bölümü kamyonlarla buraya, bu tesisin içine getiriliyor ve içerde özel işlemlere
tabi tutulup çevreyi kirletmeyecek şekle getirilip ondan sonra da yok ediliyor.
Ama dedik ya Türkiye'de ne yazık ki burası gibi tesislerin sayısı bir elin
parmaklarını geçmiyor. O yüzden genelde çöpler açık alanlara depolanıyor ve
böylelikle de çevreyi ve insan sağlığını tehdit eder hale geliyorlar. İşte biz
de bugünkü Anahtar’da sizlerle birlikte Türkiye’nin bu en önemli sorunlarından
birini, yani çöp sorununu masaya yatıracağız. Ve ne yazık ki sadece felaketlerle
birlikte hatırladığımız bu sorunun çözümü için neler yapılması gerektiğini
anlamaya çalışacağız. Bunun için de her zamanki gibi bugünkü programımızda yine
uzman konuklarımız var. Ben konuklarımı sizlere tanıtmak istiyorum. İlk
konuğumuz Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü Başkan Yardımcısı
Prof. Dr. Günay Kocasoy. Diğer konuğumuz İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre
Koruma Daire Başkanı Dr. Faruk Anılsın. Ayrıca Ankara'da TBMM'de de bu konuyu
özellikle Burgazada yangınından sonra gündemin ilk sıralarına alan Çevre ve
Orman Bakanı Osman Pepe konuğumuz. Ve gelelim bugünkü Anahtar’ın konusuna.
Aslında ilk felaket bundan 10 yıl önce geldi. Ümraniye'deki Hekimbaşı çöplüğü
patladı. 20 yıldır oraya biriktirilen çöplerden ortaya çıkan metan gazı patlamış
ve meydana gelen toprak kaymasının altında kalan 39 kişi hayatını kaybetmişti.
Bundan sonraki tartışmaysa yaklaşık 2 hafta önce yaşanan Burgazada yangınıyla
yeniden alevlendi. Kimilerine göre oradaki yangına çam ormanının ortasındaki
çöplük neden olmuştu. Kimilerine göre ise bu yangının oradaki çöplükle hiçbir
alakası hiç bir ilgisi yoktu. Ama ne olursa olsun Burgazada yangınıyla acı bir
gerçek bir kez daha Türkiye'nin, Türk halkının suratına çarpıldı adeta.
Türkiye’de ormanlar hala çöplük olarak kullanılıyordu. Türkiye’de halihazırda
günde tam 65 bin ton çöp üretiliyor. Ve bunun ne yapıldığı tam olarak hala belli
değil. Tabi durum böyle olunca da akla pek çok soru işareti geliyor. Türkiye'de
ormanlar neden çöp alanı olarak tahsis ediliyor? Türkiye'de evsel atıklar acaba
hangi yollarla imha ediliyor, nasıl depolanıyor? Ve tabi daha da önemlisi çöp
sorunuyla ilgili acaba neden Türkiye'de bir türlü kalıcı çözümler üretilemiyor?
İşte bugünkü Anahtar’da uzman konuklarımızla birlikte bütün bu sorulara yanıt
aramaya çalışacağız. Ben hemen konuklarımıza dönüyorum ve hoş geldiniz diyorum..
Ve Ankara’da da Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe var ama ben önce hemen Günay
Hanım'la başlamak istiyorum. Şimdi önce tabi çok sıcak. Yani ormanlar.. Neden
ormanlar çöplük olarak, çöp alanı olarak kullanılıyor Türkiye'de? Burgazada'da
ortaya çıktı ama bunun başka yerlerde olduğu da söylendi. Ya bunun mantığı ne?”
Mithat Bereket Günay
Kocasoy’a “Neden ormanlar, çöplük olarak, çöp alanı olarak kullanılıyor” diye
soruyor. Günay Kocasoy yanıtlamadan önce -Manisa çöplüğünün de orman alanında
olduğunu düşünüyorum- ve soruya Günay Kocasoy’un vereceği yanıtı bekliyorum.
Günay Kocasoy: “Aslında
bunun mantığı yok. Yer seçimini yaparken veya bunun nasıl yapılması gerektiğini
anlatırken ormanlık alanların içinde değil, yakınında bile çöp alanlarının
olmaması lazım. Bu yani uluslararası bilinen bir gerçek. Çünkü neden olmaması
lazım? Ne kadar düzenli bir çöplük alanı yaparsak yapalım, işletirsek işletelim
buradaki hafif malzemeler, plastikler olsun, kağıtlar olsun, gerek vasıtalar
oraya giderken gerek orada dökülürken bunlar rüzgarın etkisiyle ormanlık
alanlara savruluyor, görsel bir kirlilik nedeni oluyor. İkincisi; tüm çöp
alanlarında her zaman için bir yangın ihtimali vardır. Bu yangın ihtimal olduğu
zaman da tabi en çok korktuğumuz yerleşim alanları ve ormanlar. Ormanlar burada
fazlasıyla etkilenip yok olmaktadır. Bir üçüncü neden ise; çöp alanı, yani
düzenli depolama alanları için yer seçimi çok zor. Bulmamız çok zor. Hele hele
toprağın çok kıymetli olduğu, çoğunlukla su havzalarının bulunduğu yörelerde..
Böyle olunca da bir çöplük, halk dilinde kullanıyorum, çöplüğün bitme durumuna
göre artık fazla çöp alamayacağı zaman en kolay çözüm yeni bir çöp alanı bulmak
zor olduğu için biraz ormandan toprak çalmak oluyor. Yavaş yavaş orman bu
şekilde istila edilmiş oluyor. O nedenle de uluslararası yani bu bir kuraldır,
çöp alanlarının seçiminde ormanların yakınında olmayacak. Tabi bir çok kriterler
var ama günümüzde bugünkü konumuz orman olduğu için söylüyorum. Yalnız
İstanbul’da şöyle bir sorunumuz var. Bir çöp alanı seçiminde uyulması gereken
kriterlere baktığımız zaman su havzalarında olmayacak, ormana yakın olmayacak,
havaalanına yakın olmayacak. Ama İstanbul’da çöp alanı aradığımız zaman bulunan
bütün yerler ya su havzası oluyor, ya ormanlık alan oluyor ve yahut da koruma
bölgesi, askeriyeye ait bölgeler oluyor. Bu nedenle de biz çöp alanlarımızı
seçerken dikkatli olmamızın yanında çöplüğe yollayacağımız atığın da miktarını
en aza indirmemiz lazım. Bunun çeşitli yöntemleri var. Her şeyden önce geri
kazanmayı başlatmamız lazım.”
Günay Kocasoy’u dinlerken,
ormanlık alandaki Manisa Çöplüğü’nü ve çöplük nedeniyle çıkan yangınları
düşünüyorum.
Mithat Bereket devam
ediyor: “Çünkü
baktığınız zaman, gerçekten, az üretmek, atıkların geri kazanılması ve atıkların
çevreye zarar vermeden yok edilmesi 3 kalem olarak ortaya çıkıyor, ama oraya
geleceğiz. Hemen ben şimdi Faruk Anılsın'a dönmek istiyorum. Yani bu son
Burgazada yangınında gündeme geldi. Belediyelerin hatta İstanbul’daki
belediyelerin bazılarının da ormanları çöplük olarak kullandığı gündeme geldi.
Nedir son durum İstanbul'da, Büyükşehir Belediyesi'ndesiniz siz. Genel bir
portreyi bize anlatır mısınız lütfen?”
Faruk Anılsın: “Şimdi
İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak bu sizin de belirttiğiniz Ümraniye
faciasından sonra çöplerin bertarafı konusunda düzenli depolama sistemine geçiş
süreci başlamış ve 94'ten sonra hızlı bir şekilde iki noktada, Anadolu yakasında
Kömürcüoda'da, Şile'de Avrupa yakasında da Göktürkoda yerinde iki noktada
düzenli depolama alanları tahsis edilmiş. Tabi Türkiye'nin problemi, ana
problemi katı atıkların düzensiz olarak depolanmasından kaynaklanıyor. Günay
Hocamın dediği gibi İstanbul’da tabi bu yer seçimi konusunda, o zamanlar
hatırlarsınız, çok ciddi tartışmalar da olmuştu. Ancak bu düzenli depolama
sistemine uygun ya su havzası, ya orman havzası dolayısıyla verimsiz orman olan
bu bölgelerde bu alanlar tahsis edilmişti. Şimdi biz buralarda bütün ilçelerden
gelen limit 10 bin ton çöpü düzenli olarak burada da bir tanesini görüyoruz, 6
adet transfer istasyonumuzda sıkıştırıyoruz ve hacim olarak 4'te 1 hacme
düşürüyoruz.”
Mithat Bereket: “Sonra
ne oluyor? Yani burada neler yapılıyor, anlatır mısınız bize kısaca?”
Faruk Anılsın: “Burada
bu sahamız Baruthane transfer istasyonumuzda gelen çöpler, belli ilçelerden
gelen çöpler bu merkezde sıkıştırılıyor. Sıkıştırıldıktan sonra 4 kamyonun
taşıyabileceği çöp miktarı bu silo sistemi dediğimiz kamyonlarla Göktürkoda
yerindeki düzenli depolama alanımıza götürülüyor. Düzenli depolama alanımızda da
kille, membranla ve içerisindeki metan gazının da düzenli olarak çıkabilmesini
sağlayacak bir teknolojiyle Avrupa'nın uygulamış olduğu en son teknolojilerle
burada 50 tonluk kompektörlerle sıkıştırarak bu çöpleri orada bir tabaka çöp,
ondan sonra kil, toprak, tekrar çöp, tekrar kil toprak içerisindeki gazı
alıyoruz. Şimdi içerisindeki gazı aldığımız zaman içerisindeki gazı da elektrik
enerjisine dönüştüren sistemler.. Bunun eski vahşi depolama alanı olan
Kemerburgaz'da kurduk. Orada şu anda fiilen 2 megavat enerji elde ediyoruz.
Orada depolama olmadığı için az gaz çıkışı söz konusu. Kemerburgaz’daki sahanın
dışındaki diğer iki saha da son yaptığımız fizibilitelere göre de saatte 15
megavat enerji elde edecek gazı şu anda elde ediyoruz.”
Ne kadar ilgi çekici değil
mi? Çöplükten 2 megavat enerji üretilebiliyor. Yeni başlanacak bir tesisten de
15 megavat enerji elde edilebilecek. Çöp sorununu çözmek isteyen
belediyelerimizin önünde uygulanmış projelerin de olması işlerini
kolaylaştıracaktır. Yeter ki, sorun çözme, yeni projeler uygulama istekleri
olsun.
Mithat Bereket: “Şimdi
çok güzel. Fakat bakıyoruz yani mesela Kemerburgaz'daki çöplüğün yerinde şimdi o
vahşi çöplük diye siz tabir ediyorsunuz anladığım kadarıyla, açık olan o
çöplüğün yerinde şimdi bir en azından orada başka bir tesis var ve orada enerji
üretiliyor. Fakat Burgazada'da hala çöplük vardı. Yani İstanbul'da böyle
çöplükler hala var...”
Faruk Anılsın: “Şimdi
Burgazada gerçeği şudur; Büyükada Belediye Başkanımız bize 99 yılında oradaki
çöplüklerin kapatılması konusunda yardım istemişti ve özellikle Büyükada ve
Heybeliada...”
Mithat Bereket: “Yani
pek çok yerinde var, bütün diğer adalarda da var bu çöplükler..”
Faruk Anılsın: “Şimdi
o iki ada kapanmıştı. Ve Burgazada'da ve Kınalıada'da bu şekilde dökmeye devam
etmişler. Aslında ilçe belediyelerin bunu bize getirmesi gerekir. Bunun
haricinde tabi beldelerde de var, bu beldelerden de biz Büyükşehir Belediyesi
olarak yasal olarak görevimiz olmamakla beraber biz bu getirdikleri çöpleri hiç
bir ücret almaksızın, yasaya göre ücret alınması gerekiyor, almaksızın biz bu
çöpleri kabul ediyoruz. Yani bu 6 adet transfer istasyonumuza sadece 27 ilçenin
değil bugün Esenyurt'un da Sultanbeyli'nin de çöplerini hep alıyoruz, katı
atıklarını alıyoruz ve bertaraf ediyoruz. Ama bazı beldeler işin kolayına
kaçarak mücavir alan dışında, Büyükşehir Belediyesi mücavir alan dışında bazı
beldeler ve Türkiye'nin birçok belediyesi işin kolayına kaçarak o İstanbul'un
geçmişteki vahşi depolama düzenine hala devam ediyorlar. Ve ne yazıktır ki
bunların çoğu da bugün Çatalca'ya da gitseniz çoğu da orman arazilerine yakın
veya orman arazilerinin içine dökülüyor.”
Mithat Bereket: “Orman
arazileri deyince hemen Ankara'ya döneceğim. Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe
orada, Mecliste çünkü. Sayın Bakan merhabalar..”
Osman Pepe: “Merhaba,
iyi yayınlar diliyorum.”
Mithat Bereket: “Ben
size hemen soruyu sormak istiyorum. Yani Burgazada'yla gündeme geldi ve siz bir
anda gündemimizin en üst sırasına koydunuz orman arazilerindeki çöplük sorununu.
Bize bir envanter biraz anlatabilir misiniz? Türkiye'nin genelindeki durum ne?
İstanbul’u biraz anlattı buradaki konuğumuz ama İstanbul ve Türkiye'nin geneli
ormanlara baktığınızda çöplük oranı nedir, biraz bize bilgi verebilir misiniz
lütfen?
Osman Pepe: “Sayın
Bereket, NTV’ye ve size çok teşekkür ediyorum. Türkiye'deki fevkalade hayati bir
konuyu çok ağırlıklı bir şekilde kamuoyunun dikkatlerine sunduğunuz için bir
program olarak bunu yaptığınız için teşekkür ediyorum. Türkiye'deki tablo şudur;
Türkiye'de maalesef sizin de programın açılışında ifade ettiğiniz gibi büyük
metropol kentler başta olmak üzere Türkiye’deki 3 bin 300 civarındaki
belediyenin ancak 16 kadarında düzenli depolama alanları vardır. Bizim
Türkiye’de büyük kentlerde durum böyledir de illerde, ilçelerde, beldelerde
durumun hangi feci boyutlarda olduğunu zannediyorum tahayyül etmek hiç de zor
değildir. Tabi herkesin çöplük denince çöpleri bertarafı denince tehlikeli
atıkların bertarafı denince tıbbi atıkların bertarafı denince bunlar özden ırak
olunca mesele zannediliyor ki bitiyor, orada hallediliyor. Konu hiç de öyle
değil. Tabi bir Hekimbaşı Çöplüğü’ndeki felaket olduğu zaman işte İstanbul
Burgazada'da 15-20 gün önce medyana gelen yangın olduğu zaman Çanakkale'deki
yangın, Bodrum'daki yangın, mesela bu orman yangınları maalesef çöp alanlarında
çıkan yangınlardı. Türkiye'deki belediyelerin yüzde 99'unda maalesef düzenli
depolama alanları mevcut değildir. Milletin aklına ilk olarak çöp dökecek yer
deniz kenarındaysa deniz geliyor, büyük bir nehrin kenarındaysa nehir geliyor ve
yahut da ki orman geliyor. Halbuki denize, nehire ve yahut da ormanların
içerisine terk edilen, dökülen çöplerin insan sağlığını, çevre sağlığını ne
kadar ağır şekilde tehdit ettiğini ancak birtakım neticelerini gördüğümüz zaman
anlayabiliyoruz. İstanbul'daki Burgazada'da meydana gelen yangında olduğu gibi
ve diğerlerinde olduğu gibi. Ama bir kısmının böyle bir felakete mahal vermediği
zaman zannediyoruz ki hiçbir tehlikesi yoktur. Tabi bu tabloya baktığımız zaman
şunu görmek mecburiyetindeyiz; belediyelerin biz Çevre ve Orman Bakanlığı olarak
yeni bir çatı altında toplanmamızdan sonra, organize olmamızdan sonra müsteşarla
ilgili bürokrat arkadaşlarıma şu talimatı verdim; belediyeler acilen kendi
aralarında birlikler oluştursunlar ve bizden vahşi depolama alanları olarak
talepte bulunmasınlar. Çünkü bu iş bir disipline edilmezse Avrupa Birliği
sürecinde olduğunu söyleyen Türkiye’nin bu haliyle bu anlayışıyla kendi
insanının sağlığını görmeyen, bunu gözetmeyen, bunun gereklerini yerine
getirmeyen bir anlayışla ne Avrupa Birliği'ne ne de başka herhangi bir yere
girmesi söz konusu değildir.”
Mithat Bereket: “Burada
önemli bir nokta var. Yani hukuki açıdan baktığımız zaman Ormanları Koruma
Kanunu var Türkiye'de. Yani ormanları kirletmek, ateş yakmak vesaire vesaire
hepsi bunların yasak. Şimdi belli ki uzunca bir dönemdir çöplüklerin ormanlarda
bulunmasına, kurulmasına belediyeler istekte bulunuyor ve Orman Bakanlığı ya da
yetkililer buna izin veriyorlar. Çünkü gözden kaçacak gibi değil, kocaman
çöplükler var. Nerede sıkıntı var ve siz bundan sonra hukuki düzenleme olarak
neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz, neler yapacaksınız?”
Osman Pepe: “Sayın
Bereket şöyle söyleyeyim; şu anda Türkiye'de Çevre Kanunu yok, şu anda çevre
kanununu biz tamamladık, revizyonları tamamladık. Önümüzdeki zannediyorum birkaç
hafta içerisinde önce meclis komisyonuna gelecek, ondan sonra da inşallah genel
kurula gelecek. Bu konuda Türkiye'de çok ciddi bir mevzuat eksikliği vardır.
Mevzuat eksikliğinden bu şu andaki hiçbirimizin hoşuna gitmeyen, içimize
sindiremediğimiz tablolar Türkiye'nin gerçeği oluyor. Tabi burada bu ormanların
içerisinde vahşi depolama alanı olarak kullanılan çöplüklerin mutlaka Orman
Bakanı tarafından tahsisinin yapılması gerekir. Aksi halde zaten buralara hiçbir
belediyenin hiçbir idarenin kullanması söz konusu değildir. Ne yapalım, çöpümüzü
nereye dökelim canım işte verin bize orman içerisinde bir yer dökelim.Halbuki
ormanın içerisine dökülen çöplüklerin sadece yangına imkan hazırlamadığını,
böyle bir vasat oluşturmadığını bunun çok daha ağır neticelerini yarın öbür gün
toplumun ödeyeceğini, bunun faturalarının bir gün toplumun önüne konulacağının
bilincinde olmamız lazım. Bu çöplüklerden sızan ağır metal içeren yer altı
sularına karışan sular bizim evimizdeki içtiğimiz sulara karışıyor. Oradaki
çöplüklerde beslenen hayvanların etini sütünü yiyen insanlarımızın çok ciddi ve
kalıcı sağlık sorunlarıyla karşı karşıya olduğu gerçeğini pek çoğumuz ne yazık
ki bilemiyoruz, göremiyoruz ve yahut da ki en azından görmek istemiyoruz. Tabi
Türkiye bu konuyu Burgazada yangınından sonra belki tartışmaya başladı ama biz
bununla alakalı olarak arkadaşlarımız tarafından bütün belediyelere Çevre ve
Orman İl Müdürlükleri'ne yapmış olduğumuz tahmin doğrultusunda önümüzdeki kısa
bir süre içerisinde bütün belediyeler bize bu konuyla alakalı mutlaka ve mutlaka
cevap vermek mecburiyetindedirler. Yani biz belediyeleri elbette ki zecri
tedbirlerle tabiri caizse duvardan yukarı tırmandırmak niyetinde değiliz. Pek
çok belediyemizin bu konuda belki maddi imkanları yeterli değildir ama
belediyeler mutlaka kendi aralarında kaynaklarını da verimli kullanması
açısından..”
Mithat Bereket: “Ne
tür çözümler üretmeyi düşünüyorsunuz belediyelerle birlikte? Çünkü bu iş pahalı
bir iş. Yani bu katı atık depolama merkezlerini yapmak ve bu tip tesisler yapmak
çok pahalı.”
Osman Pepe: “Çöpleri
tabi birkaç şekilde bertaraf etmek söz konusudur. Bunlardan birisi İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı oradaki şu anda konuğunuz olan değerli
arkadaşımız Faruk Bey'in ifade ettiği gibi bir düzenli depolama alanları veyahut
da ki yakma üniteleriyle çöpleri bertaraf etmek söz konusudur. Belediyeler
mutlaka ve mutlaka güçlerini birleştirmeleri lazım. Mesela bir örnek verecek
olursak, Giresun ve Ordu arasında iki ilin ve bütün ilçelerinin katılacağı ve
birlik şeklinde yapılanarak orada bir düzenli çöp depolama alanının
oluşturulmasının çalışmasını yapıyoruz. Trabzon-Rize arasında, Samsun'da ve
diğer illerde de bu benzer uygulamaları, projeleri mutlaka hayata geçirmemiz
lazım. Her belediye her belde, her ilçe, her il kendi başının çaresine bakmaya
kalkarsa ne onun belediye olarak mali portresinin altından kalkması mümkündür ne
de bizim Bakanlık olarak zaten böyle bir projeyi finanse etmemiz mümkün
değildir. Burada aslında biz Çevre ve Orman Bakanlığı olarak koordinasyon
yapıyoruz. Yapmış olduğumuz koordinasyonda projelerin üretilmesi,
fizibilitelerin yapılması ve de yer seçimiyle alakalı olarak onlara koordinasyon
görevi yapıyoruz. Ayrıca bunların birtakım kredileri temin etmesi ve bu
kredilerin Türkiye’deki projelerin gerçekleşme aşamasında kullanılabilmesi için
de çalışmalara destek veriyoruz. Elbette ki önümüzdeki süreç içerisinde çıkacak
olan çevre kanunu, temiz hava kalitesiyle alakalı olarak bir kanun düzenleme
daha düşünüyoruz. Bunların hepsi bir süreç içerisinde Türkiye’de öyle
zannediyorum ki 3-4 ay içerisinde hayata geçecekler. Bunlar hayata geçtikten
sonra Türkiye'deki bu vahşi depolama alanı olarak ormanları seçen çöplüklerin
bundan sonra bu tarz artık sürdürülebilir bir tarz olmadığını gördükleri için
bundan geri adım atacaklar. Atmasalar da zaten biz onlara müsaade etmeyeceğiz,
Türkiye çağdaş bir çevre anlayışıyla çağdaş bir çöp bertaraf tesislerine
kavuşmak suretiyle şu andaki içerisinde bulunmuş olduğumuz hiç birimizin hoşuna
gitmeyen bu çirkin tabloları inşallah ortadan kaldıracağız. Tabi ben burada çok
detaylı ve teferruatlı olarak rakamları vermek istemiyorum. Çünkü rakamlarla da
değerli izleyicileri boğmak istemiyorum ama şu anda pek çok projede ciddi olarak
uğraştığımızı, bunlarda mesela havza bazında projeler yaptığımızı, Trakya’yla,
Sapanca Gölü’yle, Tuzgölü’yle, Denizli’yle, Akdeniz’deki pek çok turistik
bölgedeki yerleşim bölgelerinden benim bakanlığımın sorumluluk taşımış olduğu
özel çevre kurumunun da koordinasyonunda ve kredilendirmesiyle yapılmış olan
Türkiye’de bir hayli çöp bertaraf tesisi vardır. Daha doğrusu şunu söyleyeyim;
bunu bir toplumsal bilinç haline getirmemiz lazım. Bunu bir sorun olarak görüyor
muyuz, görmüyor muyuz..?”
Mithat Bereket: “Efendim
ben size çok teşekkür ediyorum. Buradaki konuklarıma da söz vermek istiyorum.
Gerçekten verdiğiniz bilgiler çok önemli, çok önemli doneler verdiniz bize.
Şimdi onun üzerine burada uzmanlarla konuşmak istiyoruz. Çok çok teşekkürler
bizlerle olduğunuz için.”
Osman Pepe: “Ben
teşekkür ederim.”
Mithat Bereket: Hemen ben Günay Kocasoy’a
dönmek istiyorum. Şimdi belli ki bir ekonomik sıkıntısı var burada yani ciddi
anlamda ve daha da önemlisi Bakan’'ın altını çizdiği bir çevre kanunu eksikliği
var. Yani daha henüz nerelerde çöplük var, nerelerde çöplük yok kimse bilmiyor
orman arazilerinin durumu belli değil ki. Bakan kendisi söyledi, belediyelere
çağrıda bulunduk bize bildirin neyiniz var neyiniz yok diye. Ne olacak bu iş?
Yani niye bir türlü çözülemiyor?
Günay Kocasoy: Şimdi şöyle diyeyim; çevre
kanunu yok demeyelim, çevre kanunu var, uzun zamandan beri vardı. Fakat bunun
revizyona tabi tutulması tabi her kanun ve yönetmelik gibi günün şartlarına göre
uyumlu yapılması gerekiyordu. Uzun bir süredir ama epeyce uzun bir süredir de
bunun üzerine çalışılıyor. Henüz daha son şeklini almadı ki çoktan almış olması
ve parlamentoya gelmiş olması lazımdı. Bunun hızlanması lazım. Şimdi sadece
burada çevre kanunu ve katı atıklar diye kısıtlamayalım. Veya vahşi depolama
diye kısıtlamayalım. Sayın Bakanımız dedi, 3 binden fazla vahşi depolama var,
bunun uygulamasından vazgeçilecek. Bu vahşi depolama alanları sadece orman
içinde değil. Ormanın dışında da var, yerleşim merkezlerinde de var. Bunların
bir an evvel uygulamadan kaldırılması lazım. Peki kaldırınca olay bitiyor mu?
Hayır. Biz eğer o vahşi depolama alanlarını rehabilitasyona tabi tutmazsak,
düzenli bir şekilde gerekli örtümleri yapıp, gaz bacalarını kurup, sızıntı
sularını toplamazsak Ümraniye çöplüğündeki yaşadığımız faciayla her an 3 bin
vahşi depolama alanıyla karşı karşıya geliriz. Çöp atalım atmayalım, çöp atması
durdurulduktan sonra rehabilitasyonu lazım. En güzel ekonomik çözüm de, bunu
yıllardır söylüyoruz ama maalesef bizim belediye başkanlarımız halka hesap
veremem, başka şehrin çöpünü alamam mantelitesiyle gidiyorlar. O nedenle de
biraz önce Bakan bunu açıkladı, bölgesel çöplükler yapılması.”
Mithat Bereket: “Hemen
Faruk Anılsın'a döneceğim. Şimdi burada aslında bir başarı öyküsü var
İstanbul’da. Ama eminim programımızı seyreden diğer şehirlerdeki izleyicilerimiz
ama İstanbul Belediyesi de neredeyse Türkiye'nin en büyük şirketlerinden biri,
dolayısıyla paraları çok, onun için bunu yaptırabiliyorlar diyor. Şimdi
gerçekten ne kadara çıkıyor bu tip tesisler, depolama alanları bu kadar pahalı
mı? Veya Dünya Bankası’ndan, diğer kuruluşlardan krediler alınabildiğini
biliyoruz. Neden zorlanıyor, bir prosedür sıkıntısı mı var? Niye bunu Türkiye
daha kalıcı hale getirmiyor? Niye bu tip tesislerden daha fazla yok Türkiye'de?”
Faruk Anılsın: “Aslında
Mithat Bey şimdi İstanbul örneğini Türkiye’nin her noktasına uygulayalım
şeklinde bir düşüncede olmayabilir. Her bölgenin kendi içerisinde kendine has
bir sistemle çöpünü bertaraf etmesi gerekir. Ancak tabi radikal çözüm esas,
biraz evvel geleceğim dediniz, radikal çözüm bir kere atmamak, yani atmadan
kazanmak. Görüyorsunuz, katı atıklarımızı depolasak da bir bedel ödüyoruz, bunun
için kuracağımız tesisler için bedel ödüyoruz. Ki bunu yakma merhaleleri var,
dünyada şimdi gelişmiş ülkeler yakıyor çöplerini. O biraz daha pahalı yatırımlar
gerektiriyor. Onun için bir kere biz toplum olarak köylüsü, kentlisi, şehirlisi,
herkes bir kere atmamayı öğrenmeliyiz. Efendim katı atığımızın içerisinde
ambalajını, kağıdını, camını, tenekesini bir kere ayrı ayrı poşetlere koymayı
öğrenmeliyiz. Bir kere birey olarak her birey kendi içerisinde bunu yapmalı.
Ondan sonra belediyelerin bu tip tesisleri yapması konusunda dünya ve özellikle
dünyadaki çevre sektöründeki gelişmeler ve dünyadaki kredi veren kuruluşlar
özellikle çevreyle ilgili projelere çok şirin bakıyorlar ve çok olumlu
bakıyorlar. Yani eğer siz ciddi bir projeyle, bölgesel projelerle giderseniz hiç
belediyenin bütçesinden, devletin bütçesinden bir kuruş koymadan bu tip
tesisleri kurarak ekonomiye geri döndürme şeklinde başlayabilirsiniz. Yani hem
katı atıkların kaynağında ayrıştırılması, hem de bu arada yapacağımız tesislerle
örneğin bir kompos tesisi, şu anda biliyorsunuz İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’nin geri kazanımla yapmış olduğu tesislerden bir tanesi de kompos
tesisidir. Burada günde bin ton çöpü işliyoruz biz ve bu bin tonun içerisinde
100-150 ton geri kazanılabilir ambalaj atıklarını topluyoruz. Ayrıca 200-250 ton
da kompos denen özellikle yeşil alanların kalitesinin artırılmasında son derece
önemli, satın almanız gereken gübreyi almıyorsunuz. Bunun için özellikle tarım
ülkesi olan ülkemizde tarımsal bölgelerde işin bir de bu boyutu var. Yani bugün
anızları yakıyorsunuz, tarlalarımızı sadece mineral toprakla başbaşa koyuyoruz,
organik madde açısından fakir oluyor. Ve en ufak bir susuzlukta verim azalıyor.
Bu sefer çiftçi efendim gübre attım diyor, şu kadar mazot yaktım, ama ürün elde
edemedim.. Yani bütün bunların altında aslında bilgisizlik yatıyor. Bütün
bunları bilgili bir şekilde köylümüzü kentlimizi, Sayın Bakanım’a buradan
özellikle teşekkür ediyorum, hakikaten bu konuyu çekinmeden cömertçe meydana
dökmesi, ortaya koyması bence esas işin temelinde çözüm noktasına ulaşması
noktasındaki temel anahtar bence bunu konuşmamamızdı. Bunu konuşur hale
getirdiğimiz sürece bunu mutlaka ülkemiz çözecektir.”
Mithat Bereket: “Günay
Kocasoy, tekrar size dönmek istiyorum, buyrun..”
Günay Kocasoy: “Faruk
Bey'in söylediği bir konuya dikkati çekeceğim ama ondan önce şu anda karşıma
baktığım zaman halkın bilinçlenmesi lazım. Şurada ağaçlar var ve ağaçların
dibinde çöpler yakılıyor. Halkın bilinçsiz bir şekilde yaktığı şu çöpler biraz
sonra belki ormanları, oradaki ağaçları yakacaktır.”
Mithat Bereket: “Ben
de onu soracaktım. Şimdi sorular geliyor. Yani hem halkın bilinçlenmesi lazım...
Ama mesela şey soruları da var, diyorlar ki yani çöplerimi ben bizzat ayırıyorum
evde yani bilinçli tüketici olarak, bilinçli vatandaş olarak ayırıyorum ama çöp
kamyonuna hepsi aynı anda giriyor. Bakıyoruz mesela yeni haber daha, Ordu'da
Durugöl’de sahile döküyorlar çöpleri. Oradan halkın tepkisini duyunca başka bir
köye götürüyorlar ve Bekirli köyüne dökmeye çalışıyorlar. Yani böyle bir sanki
bilinçsizlik, biraz da hani mentalite, biraz düşünce ve bilinçlenme çok önemli
rol oynuyor gibi geliyor ki daha temelde hani atıkları önleyelim. Nasıl
sağlayacağız bunu?”
Günay Kocasoy: “Evet,
ben onun için Faruk Bey’in söylediklerine ilave yapmak istiyorum demin dedim.
Şimdi halk poşetlerde evlerinde ayrı ayrı toplasın veya toplatalım bu eğitimi
verelim. Ama ondan öte halk bunu topladıktan sonra nereye verecek? Onun için
yerel yönetimlerin bu programı başlatması, haftanın belli günlerinde işte
camları, işte belli günlerinde metal veya plastiği alması gibi bir program
oluşturması ve semtlere sitelere konteynırlar konması lazım. Şimdi ben bu
duyarlı vatandaşlara şu açıklamayı yapayım. Şu anda benim mensubu bulunduğum
Boğaziçi Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nin vakfı geri kazanma projesini
başlatmış durumdayız. Şöyle ki; sadece üniversite içinde değil civar semtlerde
ve diğer bürolarda, ofislerde. Belli bir hacme kadar kağıdını, metalini,
plastiğini biriktirip Boğaziçi Üniversitesi Vakfı’na telefon ettikleri zaman
üniversite vasıta gönderiyor, onu aldırtıyor ve biz de onu değerlendirme
birimlerine iletiyoruz üniversite kanalıyla. Ama bu tabi bizim üniversitemizin
yaptığı bir şey. Bunun bütün İstanbul’a şamil olması çok zor. Bunun yerel
yönetimler tarafından organize bir şekilde yapılması lazım. Ordu örneğine
gelecek olursak, halk reaksiyon gösterdi diye denizden alıp bir başkasının
köyüne veya toprağına götürmek çözüm değil. Siz bana biraz önce dediniz ki çevre
kanunu yok, neden çözülemiyor. İşte ben burada bir şeye dikkat etmek istiyorum.
Bunu biraz da geçen haftaki bir toplantıda Sayın Bakanımız da vardı, kendisine
de aynı şeyi ilettim, siyasiler günlük çözümler peşinde koşmasınlar. Köklü
çözümlere gitmeleri lazım. Yoksa günlük çözümlerle işte bugüne kadar geldik. Ama
çevre gittikçe yok oluyor. Ekonomik değerler yok oluyor ve halkımız bunun
bedelini ödüyor. Halbuki siyasilerimiz uzun vadede de olsa daha köklü çözümlere
eğilip de biraz daha sabırlı olurlarsa çözümler kendiliğinden gelecektir.”
Mithat Bereket: “Faruk
Bey, son birkaç cümle de sizden almak istiyorum. Sizin karşılaştığınız güçlükler
neler oluyor, İstanbul bazında ve nasıl çözülür?”
Faruk Anılsın: “Şimdi
tabi biz İstanbul’da çevreyle ilgili sadece katı atık konusu değil, malum halkın
bilinçlenmesi gereken yeşil alanları kullanma bilincinden tutun konuyu dağıtmak
için söylemiyorum ama manyetik kirlilik, hava kirliliği, denizlerin kirliliği
gibi dünyanın üzerinde durduğu çevre problemleriyle alakalı bir kere ülke
insanımızın köşe bucak adı soyadı gibi bu konuları bilmesi lazım. Onun için ülke
olarak bir çevre eğitim veya çevre bilinçlendirme, çevreye karşı duyarlılık
sağlama gibi bir seferberlik düzenlememiz ve bunu bütün ülke bazında yapmamız
lazım. Biz İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak bugüne kadar malum işte
belediyenin fiziki olarak yapması gereken çevreye dönük birtakım yatırımlar
vardı, derelerin ıslahından tutun işte arıtma sistemlerine kadar, işte katı
atıkların bertarafına kadar Büyükşehir Belediyesi olarak bunu çok ciddi bir
şekilde bu sınav verilmiştir. Artık bundan sonra biz şu anda bir projenin
içerisindeyiz. İlçe belediyelerimizle beraber bütün sivil toplum örgütleri,
üniversite gençliği ve hatta çevreyi kirlettiği ürünleri üreten üreticiler,
fabrikatörler, sanayiciler, bütün bunlarla beraber artık diyoruz ki böyle saman
alevi gibi değil, istikrarlı bir şekilde artık gelin şu çevre konusunda
bilinçlenelim, Avrupa Birliği'ne gidiyoruz, bugün Avrupa ülkeleri çevreye
duyarlı olmayan birtakım fabrikatörlerin, fabrikaların, atölyelerin ürünlerini
almayacak duruma gelmiş durumda. Bize birileri dikte etmesin yarın Avrupa
Birliği’ne girerken uyum yasaları gibi dikte etmeden biz bunu kendiliğimizden
daha ileri düzeyde yapalım arzu ediyoruz.”
Mithat Bereket: “Faruk
Anılsın ve Günay Kocasoy çok çok teşekkürler bizlerle birlikte olduğunuz ve
buraya kadar geldiğiniz için, sağ olun. Böylelikle bugünkü Anahtar’ın da sonuna
geldik. Yarın yeni bir konuyla, yeni bir mekanda ve tabi yeni bir Anahtar’la
yine buluşuncaya dek şimdilik hepinize iyi akşamlar.”
Bir felaket yaşanıyor,
ardından gazeteleri okuyoruz, televizyonları izliyoruz. Felaketi sesli düşünüp
tartışıyoruz.
Çöplüğün patladığını,
patlama nedeniyle insanların öldüğünü Ümraniye Hekimbaşı Çöplüğü’nde gördük.
Çöplüğün yangınlara neden olduğunu, Burgazada’da gördük. Evet vahşi çöplüklerin
sorun olduğunu yarattığı felaketlerle gördük. Oysa gördüklerimiz bilinen
gerçeklerdi. Şimdi ülkemizin büyük kentlerinde patlamayı bekleyen bombalar gibi
duran vahşi çöplükler var. Her an patlayabilirler. Her an yangınlara neden
olabilirler.
Çöp, sürekli tüketen
insanlık kadar eski bir madde... Ülkemizde atılması, yok edilmesi gereken bir
nesne olarak algılanan çöp, gelişmiş ülkelerde, gelişmiş kentlerde gelir elde
edilen bir meta olarak görülüyor ve geri kazanılıyor.
Resmi rakamlara göre nüfusu
10 milyonu aşan İstanbul’da günde ortalama 10 bin ton çöp çıkıyor. Bu rakam,
Yunanistan, Bulgaristan ve Hollanda’nın toplam çöp miktarına eşit...
“Çöp”ün gelir elde edilen
bir madde olarak algılanması bu konuda yeni bir mesleği de beraberinde getirmiş:
Çöp işçiliği. Belediye çöpü kazanmada üstüne düşeni yapmayınca, iş yurttaşa
düşmüş. “Taşı toprağı altın” olan İstanbul’a Anadolu’nun bağrından göçüp gelen
insanlar... İş bulamayınca İstanbul’un çöpünün bile altın olduğunu keşfetmekte
gecikmemişler. Bu kişiler, artık işsiz değiller. Onlar topladıkları atıkları
geri dönüşüm merkezlerine satarak geçimlerini sağlayan “çöp işçileri” artık. Çöp
toplayıcıları sadece İstanbul’da değiller. Ülkenin her kentinde, geçimini çöpten
kazanan insanlar var.
Çöp toplayıcıları hem çöpün
geri kazanımıyla geçimlerini sağlıyorlar hem de ağaçları kesilmekten
kurtarıyorlar. Biliyor musunuz bir tek “çöp toplayıcısının” Manisa sokaklarında
topladığı çöpler, her sene yüzlerce ağacı kurtarıyor.
50 yaşın üstünde olanlar
bilirler, eskiden sokaklarımızdan “kalayciiiiii” diye bağırarak dolaşan kişiler
geçerdi. Topladıkları kapları, sokağın uygun bir köşesinde kalaylayıp geri
getirirlerdi. Evlerimizde bakır kalmayınca sokaklarımızda da “kalayciiiii” diye
bağıranlar kalmadı. Elekçiler, sepetçiler, maşa yapanlar da kalmadı. O işleri
yapanların bir bölümü el arabalarıyla, bir bölümü de at arabalarıyla, çoluklu,
çocuklu sokaklarımızdan çöp topluyorlar artık. Bir anlamda “katı atıkların
yeniden kazanımı”nı yapıyorlar. Ah bir de, çöp bidonlarına atılmış çöpleri
çevreye saçmasalar, arabaları ile kent içinde görüntü kirliliği yaratmasalar,
trafiği aksatmasalar, çevreyi rahatsız etmeseler.
Yaşı 50’yi aşmış çöp
toplayan, kadın ya da erkek gördüğünüzde konuşmaya çalışın. Size: “Eskiden
kalaycılık yapardık, maşa yapar, sepet örüp satardık, bir zanaatımız vardı,
şimdi artık emayeler var, cam var, plastik var, çelik tencereler çıktı. Biz de
şimdi çöp toplama işi yapıyoruz. Zanaatımız öldü artık. Çalgıların da
elektriklileri çıktı. Bizim için çalgıcılıkta ha öldü ha ölecek. Bize artık
çöpçülük kaldı.” diyecektir. Eskiyi özlemle anacaktır. Sonra da çöpleri
karıştırmayı sürdürecektir hızla. Çünkü daha gezeceği bir çok mahalle,
karıştıracağı bir çok çöp bidonu vardır. Dediğim gibi, kirlilik yaratmasalar,
yararlı bir iş yapıyorlar aslında…
Çöp toplayıcıları sabahın
ilk ışıkları ile uyanıp, sokaklarımızda yeni zanaatları olan çöp toplama işine
başlıyorlar. Çöp toplayanlar sadece geçmişte, kalaycılık, sepetçilik yapanlar
değil. Kente taşınmayı çözüm olarak görüp, bir gecekonduya yerleşen, ancak iş
güç sahibi olamayan ailelerin çocukları da elleri yüzleri ve giysileri simsiyah
olmuş biçimde çöp toplayıcılığı yapıyorlar. Ben çöp toplayanları, bir anlamda
geri kazanıma aracılık eden bu insanları, kenti kirletenlerden daha çok
seviyorum.
Bağbozumu Şenlikleri’nde,
Mesir Bayramı’nda Manisa Belediyesi, bazı kuruluşların desteğini alarak,
halka açık eğlenceler düzenliyor. Biz de, kent halkı olarak, herhangi bir bedel
ödemeden, bazı ünlü sanatçıları izleme, dinleme gecenin ilerleyen saatlerine
kadar eğlenme olanağı bulmuş oluyoruz. Buraya kadar güzel. Ancak, etkinlik
sonrasında ya da ertesi gün eğlencenin olduğu yerlerden geçtiniz mi hiç?
İnsanların eğlendiği yerde, eğlence sonrasında sağa sola uçuşan çöpler, çöpleri
karıştıran kedi ve köpekleri görürsünüz. Bunu eminim hepimiz yaşadık.
Etkinliğin düzenlendiği alanda çok fazla çöp kutusunun uygun yerlere konulmuş
olduğunu da görürsünüz. Ama on adım gitmeye zahmet etmeyen halkımız elindeki
çöpü, gözünüzün içine baka baka yere atmayı uygun görür. Oysa ki, uygar insan,
çevresinde çöp kutusu olmasa, olanlar da dolu olsa bile elindeki çöpü uygun bir
yer bulana dek taşır. Ama çok kibar insanlarız ya, elinde çöple dolaşmak
yakışır mı hiç bize!.. Elimizde çöple ya bir gören olursa. Çöple görülmek
istemeyiz de, çöpü yere atarken görünmekten çekinmeyiz. Bir ülke insanının
temizliğini öğrenmek istiyorsanız, çöp kutularına ve çevresine bakın. Tabi bu
bizim insanımızı anlamak için yapılacaksa çok zor olacak, çünkü bizim çöp
kutularımıza bakmak büyük cesaret ister. Ben elimden geldiğince gördüğüm bu tür
insanları uyarmaya çalışıyorum ama belli bir yaşın üstünde bunu yapan o kadar
çok insan var ki, insan uyarmaya utanıyor ya da bıkıyor. Çöpü çöp kutusuna atmak
bir ayrıcalık değil ki, tam aksine herkesin daha çocukken öğrenmesi ve yapması
gereken bir zorunluluk. Ancak, çöp kutusu kullanmamak bizde alışkanlık olmuş
artık. Çöpü çöp kutusuna atmayız da, yanan sigarayı söndürmeden atıp, çöp
kutularında yangın çıkarmaktan, çöp kutularına girmiş kedi ve köpekleri
korkutmaktan büyük zevk alırız. Çöpü kutuların dışına yerlere atanlar çok
olunca, kutulara çöp atmak bir ayrıcalık oluyor. Bak sen şu işe. İşte bak yine
döndük dolaştık ve de ülkemizin, insanımızın eğitimine geldik. Eğer çocuğunuz ya
da kardeşiniz yediği çikolatanın veya dondurmanın kabını yere atıyorsa onu ciddi
anlamda uyarın. Hatta o yere attığı çöpü bir gün cebinde taşıtma cezası verin.
Çünkü ileride daha farklı kirlilikler yaratabilir!.. Unutmayalım; kişiliğimizin
göstergesi, geride bıraktıklarımızdır. Yaşadığımız çağ gerçekten yeniden kazanım
çağı olacaksa, bizim kendimize çağdaşız diyebilmemiz ne kadar doğru olur
bilemiyorum…
Ülkemizde bir çok insan çöp
bidonlarının varlığından haberdar olmadığı gibi, bir çok insan da katı
atıkların yeniden kazanımından haberdar değil. Türkiye’de, çöplerin evlerde
ayrıştırılması bilinci henüz gelişmediği için, kâğıt ve cam gibi
dönüştürülebilir maddeler de organik çöplerle birlikte çöp bidonlarına
atılıyor. Atılan bu çöplerin en az yüzde yirmisini geri kazanılabilecek kağıt,
plastik, metal gibi atıklar oluşturuyor. Geri kazanılan ürünlerin başında kağıt
geliyor. Ve bir ton kullanılmış kâğıdın geri kazanılması durumunda on yedi adet
yetişkin ağacın kesilmesi önleniyor. Çöp toplayıcıları belki bidonların
çevresini kirletiyorlar ama, yaptıkları işle, çöpün geri kazanımını sağlayarak,
ağaçların kesilmesini önlüyorlar. Keşke, katı atıkların yeniden kazanımı bilinci
toplumda gelişip yaygınlaşsa da ağaçları kurtarmanın coşkusunu birlikte
yaşayabilsek.
KAYK Katı Atıkların Yeniden
Kazanımı
Katı Atıkların Yeniden
Kazanımı konusunda araştırmalar yapan, kafa yoran, KAYK, Katı Atıkların Yeniden
Kazanımı’nın kısaltmasını dilimize kazandıran Yunus Murat Güztoklusu’nun
geliştirdiği Kayk Projesi’ni ilgiyle izleyenlerden ve kendisiyle bu konuyu
konuşmaktan büyük keyif alanlardan birisiyim.
Yunus Murat Güztoklusu, ile
yine katı atıkların yeniden kazanımını konuşuyoruz. Uygar ülkelerde çöp
konusunda nelerin yapıldığını anlatıyor: “Uygar ülkelerde katı atık konusunda
öncelik sıralaması şöyle yapılıyor: Birinci öncelikte, katı atık miktarının
azaltılması, ikinci öncelikte, geri kazanım amaçlanıyor. Üçüncü öncelik, yakma,
dördüncü öncelikse gömme işlemine veriliyor. Gömme işleminin kurallara uygun
yapıldığını, yer gömütleri hazırlanırken, çöplük sularının yer altı sularını
kirletmemesi için önlem alındığını, metan gazı için bacalar bırakıldığını,
üzerinin toprakla kapatılıp yeşil alana dönüştürüldüğünü belirtmeliyim.” diyor.
Güztoklusu, ülkemizin katı atık kompozisyonunun yakmaya uygun olmadığını,
ağırlığın yeniden kazanıma verilmesi gerektiğini belirtiyor.
Çöp deyip geçmiyoruz.
Güztoklusu ile çöp üzerine saatlerce konuşuyoruz. Güztoklusu çöp yerine katı
atık demeyi tercih ediyor. Katı Atıkların Yeniden Kazanımı ve kısaltılmışı olan
KAYK’ı katı atık sektörüne Yunus Murat Güztoklusu’nun kazandırdığını bildiğim
için, konuşmamız KAYK üzerine yoğunlaşıyor. Dostum anlatmayı sürdürüyor.
“Yeniden kazanım, çağdaş dünyada bir yaşam biçimi, bir dünya görüşü ve felsefe
haline gelmeye başlamıştır. 1970’li yıllarda özellikle gönüllü yeniden kazanım
kampanyaları çevreci akımlar tarafından gündeme getirilmiştir. Bunlar sorunu
topluma anlatma konusunda son derece yararlı olmasına karşın bütün atıkları
kapsama açısından düşük bir oran teşkil ettiğinden zamanla yerel yönetimler ve
kamu yönetimleri zorunlu yeniden kazanım dediğimiz yöntemle geçmek zorunda
kalmışlardır. Amerika’nın gelişmiş eyaletlerinde başlayan yeniden kazınım sonra
tüm eyaletlerinde daha sonra gelişmiş Avrupa ülkelerinde uygulanmaya
başlanmıştır. Şimdilerde tüm ülkelerde uygulanmasa da konuşuluyor.” diyor.
Çöpü, çöp konusunda
birikimi olan insanlarla tartıştığınızda ufkunuzun açıldığını görüyorsunuz. Ben
Yunus’la tartışırken, ufkumun genişlediğini fark ediyorum. KAYK kafamda
biçimlenip uygulanabilir bir projeye dönüşüyor. İşin esası, işi evde ayırma ile
başlatmak, bunun içinde yurttaşın işin içinde olması gerekiyor. Kentli
yurttaşın, etkin yurttaş olması gerekiyor. Katı Atıkların Yeniden Kazanımı
ülkemizde de yaşam biçimine dönüşecekse, bu etkin kentli yurttaşlar sayesinde
olacaktır. Güztoklusu projeyi “evde ayırma, kaldırımda toplama” biçiminde
özetliyor. Çöplerimizin yüzde doksanının geri kazanılabilecek nitelikte olduğunu
belirtiyor.
Güztoklusu, bazı
düşünürlerin 21’nci yüzyılın toplumunu yeniden kazanım toplumu, 21’nci yüzyılı
da yeniden kazanım yüzyılı olarak adlandırdıklarını söylüyor. Eğer çağımız
gerçekten yeniden kazınım çağı olacaksa, biz de çağdaş olma iddiasındaysak,
yeniden kazanım konusunu gündemimizin ilk sırasına almalıyız. Yeniden kazanım
gündemimize 1993 yılında olduğu gibi çöplük patlamaları ya da çöplüklerden çıkan
yangınlar nedeniyle gelmemeli.
Vahşi çöplüklerin sorun
oluşturduğunu, Ümraniye çöplüğü patlamasıyla gördük. Görmediklerimiz de var.
Çöplüklerin altından akan kirli sular yer altı sularımızı kirletiyor. Çöplükler
başta kanser gibi bir çok hastalığın ve zararlının üretim alanı oluyor.
Güztoklusu’nun dediği gibi, “Türkiye bu soruna daha fazla uzak ve ilgisiz
kalamaz” Eğer biz ilgisiz kalırsak, Avrupa Birliği yetkililerinin
uyaracaklarından hiç kuşkunuz olmasın.
Yunus Murat Güztoklusu’nun
çöple ilgisinin yoğunlaşması ve Kayk Projesi’ni gündeme getirmesi Ankara’da bazı
ilçe belediyelerinin ortak olduğu Belde A.Ş’nin Genel Müdürü olduğu 1992
yılında, ülkemiz Ümraniye Çöplüğü’nün patlamasını yaşamadan başlamış. “1992
yılında başladığım KAYK Katı Atıkların Yeniden Kazanımı Projesi, ülkemizde
Yeniden Kazanım Devrimi’nin tarihsel çıkış noktası olmuştur.” diyor Güztoklusu.
Ah bir de ülkemizde projeler kişilere bağımlı olmasa, kişiler görevlerinden
ayrıldıklarında da sürebilse. Güztoklusu Belde A.Ş. Genel Müdürlüğü’nden
ayrıldığında, projeye ara verildiğini uzun süre unutulduğunu biliyorum. O
dönemde, iyi niyetlerle kurulan KAYK KOOP’un şimdi olmadığını biliyorum. Ancak,
Ankara’nın başta Çankaya olmak üzere bazı ilçe belediyelerinde uygulamaya
konulan KAYK Projesi, ülkemiz için önem taşımaktadır.
Yunus Murat Güztoklusu,
KAYK Projesi’ni ayrıntıları ile anlatıyor. “1994 Mart’ında KAYKEVİ adını
verdiğimiz, atık ayırma tesisinin açılışıyla Yukarı Bahçelievler mahallesinin
tamamı için hazırladığımız yeni atık toplama planı, harita olarak, haftalık
toplama takvimi olarak hazırlanmış, yayınlanmış ve evlerin tümüne
ulaştırılmıştır. Pilot bölgede uygulama Nisan ayında 69 konutla başlamış,
Mayıs’ta 572, Haziran’da 731, Temmuz’da 842, Ağustos’ta 953, Eylül’den itibaren
mahallenin tamamı olan 7038 konuta ulaşılmıştır. Aksamalar olduğunda devreye
girecek, sorunu çözecek KAYK Büroları açılmıştır. Evlere atıkları
koyabilecekleri torbalarla birlikte UNUTMA çıkartmaları da dağıtılmıştır.
Uygulama hızla sürdürülerek, Yukarı Bahçelievler’in ardından Aşağı Bahçelievler
Mahallesi’nin tamamı da Kayk kapsamı içine alınmıştır.”
Güztoklusu’na “Daha sonra
ne oldu?” sorusunu soramıyorum çünkü, ne olduğunu, ne olabileceğini az çok
tahmin ediyorum. Yöneticilerin ilgisizliği nedeniyle aksamalar yaşanmaması
mümkün değil. Ancak, en büyük kazanım Kayk Projesi’nin duyulması, üzerinde
konuşulması, üniversitelerde tebliğ konusu olması ve bazı belediyeler
tarafından uygulanmaya başlanmasıdır. En büyük kazanım, duyarlı etkin
yurttaşların konuyla ilgilenmelerini sağlamasıdır.
Kayk Projesi’nin ülkemizin
uluslararası düzeyde adının olumlu biçimde duyurulmasına ve tanıtımına olumlu
katkılarının olduğunu anlatıyor Güztoklusu: “1994 Eylül’ünde Kopenhag
Belediyesi’nin konuğu olarak, bu kentte beş kişiden oluşan bir ekiple yaptığımız
çalışma Avrupa Birliği kapsamında belediyeler arasında örnek çalışma olmuştur.
Daha sonra yaptığımız çalışma Ankara ve Bolonya’da yinelendi.”
Kayk Projesi, kısa sürede
benimsenen, siyasal prestij sağlayan bir projedir. Bu nedenle seçimlerde birçok
parti yeniden kazanımı programlarına almışlardır. Ancak, programa alınış ve
anlatılış biçiminin yeterli olduğu ve seçilenlerin somut uygulamalar başlattığı
söylenemez.
Güztoklusu’nun duyarlı
çalışma arkadaşlarıyla birlikte hazırlayıp, adını koyduğu KAYK PROJESİ “çöpsüz
ve çöplüksüz kent” yolunda ilerlemek isteyenlerin önlerini aydınlatacaktır.
Güztoklusu’nun anlattıklarının tümünü yazamıyorum, çünkü Kayk Projesi’nin başlı
başına bir araştırma konusu olarak ele alınması gerekiyor. Kentlerimizde Kayk
Projesi uygulaması için, konuya ilgi duyan yöneticiler kadar, hatta onlardan
daha önce, duyarlı etkin kentli yurttaşlara gereksinim olduğunu düşünüyorum.
Duyarlı yurttaşlar, katı
atıkların yeniden kazanımına ilgi gösteriyorlar, ortaya konulan projelere destek
veriyorlar. Ülkemizde özellikle Ümraniye Çöplüğü’nün patlamasından sonra
İstanbul’da bazı örnek projeler gerçekleştirildi.
İstenirse oluyor: Çöplük
çiçek açabiliyor…
Yunus Murat Güztoklusu’nun
belirttiği, uygar ülkelerde çöplüklerin yeşil alana dönüştürülmesinin bir örneği
de Ümraniye’de verildi. Ümraniye Çöplüğü'nde ölümle sonuçlanan metan gazı
faciasının üzerinden yıllar geçti. Cesetlerin çöpün altında gömülü kaldığı alan,
facianın ardından toprakla kaplandı. Bir bölümüne spor alanları yapılan Ümraniye
Çöplüğü'nün yerinde, şimdi çiçekler ve fidanlar var. Çöp alanı güzel bir parka
dönüştürülmüş. Demek ki, istenirse olabiliyormuş…
1993 yılının 28 Nisan'ın da
Hekimbaşı’nın çöplük olarak kullanılan alanında büyük bir facia yaşandı.
İstanbul'un Anadolu Yakası’ndan toplanan çöplerin depolandığı açık arazide,
sabah saat 10.00 sıralarında şiddetli bir patlama meydana geldi. Hemen ardından,
yanardağdan püsküren lavlar gibi akan binlerce ton çöp, Kazım Karabekir
Mahallesi’ndeki derenin kenarında bulunan gecekonduların üzerine kabus gibi
çöktü. 11 gecekondunun ortadan kaybolduğu korkunç olayda, büyük bir alanı
kaplayan çöpler, tam 39 kişiyi yuttu.
Yıllarca “geliyorum” diye
bağıran faciaya gözlerini ve kulaklarını kapatan yetkililer, korkunç olay
sonrası, çöplük alanının üzerini toprakla kapattılar ve yeni patlamaların
yaşanmaması için, havalandırma bacaları diktiler. İstanbul Büyükşehir
Belediyesi, büyük bölümünü ağaçlandırdığı çöplüğün bir bölümüne ise, futbol ve
basketbol sahaları yaptırdı.
Korkunç olayda yaşamını
yitiren 39 insanın anısına, biri Türkiye Büyük Millet Meclisi, diğeri de
İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından olmak üzere, iki ayrı anıt yaptırıldı.
Islah edilen Kazım Karabekir Deresi’nin etrafı ise bentlerle çevrildi.
Hekimbaşı Çöplüğü’nün
üzerinde şimdi, rengarenk çiçekler hakim. Çöp kokusunun yerini, çiçeklerinin
kokusu aldı. Dikilen fidanlara sahip çıkılır ve bakılırsa, yakın bir gelecekte
büyük bir ormana dönüşecek. Demek ki, istenince oluyormuş. Keşke güzellikleri
yaratmak için felaketleri beklemesek.
Katı Atıklardan Elektrik
Üretilebiliyor
Çöp yerine katı atık demek
daha doğru olacak. Çöp, çöp patlamasını çağrıştırıyor. Çöp vahşi çöplükleri,
kirliliği çağrıştırıyor. Katı Atık hele yeniden kazanımla birleştiğinde, insanın
içinde yeni umutlar yeşeriyor. Katı atık alanının ormana dönüşmesi, katı
atıklardan elektrik elde edilmesi gibi.
Metan gazının adını bir çok
kişi 1993 yıllında yaşanan Ümraniye Çöplüğü patlaması ile tanıdı. Bu olayın
üzerinden geçen yıllar akıllanmamızı sağladı ve bu tür bir patlama daha olmaması
için çeşitli önlemler alınırken, bir çok çöplük alanı yeşillendirilerek doğaya
geri kazandırıldı. Bugün ise çok farklı bir noktaya ulaşıldı, şimdiye kadar bize
ölümü ve tehlikeyi hatırlatan çöplükler artık hayatı simgeliyor. Bundan sonra
çöplerden elde edilen metan gazı ölüm değil “elektrik” üretecek.
Keşke ülkemizin her
kentindeki katı atıklar geri kazanılsa. Keşke katı atık alanları ormana
dönüştürülse. Keşke katı atıklardan elektrik üretilse. Bunu yapmak için
İstanbul’da olduğu gibi büyük bir felaket beklenmese…
İstanbul Büyükşehir
Belediyesi tarafından Kemerburgaz’a kurulan tesislerde çöpten elde edilen metan
gazı elektriğe dönüştürülüyor. 58 hektarlık bir alana kurulan ve 180 gaz
kuyusundan oluşan bu tesis saate 6 megavat elektrik enerjisi üretiyor. Bu
tesiste üretilen elektrik enerjisinin, 15 yıl boyunca 10 bin konutun elektrik
ihtiyacının karşılanması ve belediye ihtiyaçlarının giderilmesi için
kullanılması planlanıyor. Bu tesis sadece elektrik üretmekle kalmıyor ayrıca
rehabilite edilen çöpler İstanbul sınırları içerisindeki park ve bahçelerde
gübre olarak kullanılacak. Tüm bunlara ek olarak belki de tesisin en önemli
yararı “moral bozucu” olarak nitelendirilen çöp dağlarını ortadan kaldırarak
tekrar doğaya kazandırıyor olması.
İstanbul’da Büyükşehir
Belediyesinin başlattığı proje diğer iller içinde bir örnek teşkil edecek gibi
görünüyor. Bakarsınız, bizim başka ülkeleri örnek aldığımız gibi, bizim
çalışmalarımızı da örnek alan ülkeler, örnek alan kentler olur.
İstanbul’da
düzenli çöp depolama merkezleri eski maden ocaklarından seçiliyor. Orman
Bakanlığı’ndan daha sonra yeşillendirilmek üzere kiralanan maden ocaklarında çöp
alanı inşaatı yapılıyor. Arazinin doğal su kaynakları ile çöp suyunun ilişkisi
kesiliyor. Her gün dökülen çöplerin üzerine, metan gazı çıkışı için bacalar
bırakıldıktan sonra 20 cm. toprakla kapatılıyor. Derinliği 60 metreye kadar
varan maden ocakları dolduğunda son kez toprakla örtülüp arazi yeşillendiriliyor
ve Orman Bakanlığı’na geri veriliyor.
Çöp depolama
merkezlerine tıbbi atıklar ve tehlikeli sanayi atıkları alınmıyor. İstanbul’da
toplam 20 yatak kapasitesinin üzerinde 202 sağlık kuruluşunun çöpleri Büyükşehir
Belediyesi tarafından yerinden teslim alınıp, Tıbbi Atık Yakma Tesisi’ne
getiriliyor. Araçlar da özel, torbaları gibi kırmızı renkte. Atıklar özel
fırınlarda 1000-1200 derece arasında yakılıyor. İşlemden sonra hacimleri yüzde
95, kütleleri ise yüzde 75 oranında azalıyor. Bizim Manisa’da tıbbı atıkların
nasıl bir işleme tabi tutulduğunu, çöpleri 1000-1200 derece arasında yakacak
tesislerin bulunup bulunmadığını bilemiyorum. Ancak üç-beş yıl öncesine kadar,
tıbbi atıkların da hiç bir işleme tabi tutulmadan aynı çöplüğe döküldüğünü
duyardım.
Ümraniye
Çöplüğü’nün patlayıp, yurttaşlarımıza mezar olmasından sonra, özellikle
İstanbul’da “Vahşi Çöplükler” kalmadı.
Ümraniye-Hekimbaşı ve Kemerburgaz çöplüklerinin faaliyetleri tamamen durduruldu
ve üzerleri kapatılarak yeşil alan haline getirildi. Kemerburgaz çöplüğü ise
enerji üretimi için kullanılıyor. 577 bin metrekare alana yayılan eski
Kemerburgaz çöplüğünün üzeri tamamen toprakla kaplandı. Yapısal ve Soiltec-
Organics ortak girişimi tarafından yürütülen proje ile toprak altında biriken
metan gazından enerji elde edilecek. Projenin ihale bedeli 4 milyon 300 bin
dolar. Proje kapsamında tüm çöplük alanında yer altına yatay borular döşendi. Bu
borular 180 baca yardımı ile altta biriken metan gazını dışarıya veriyor. Gaz,
yatay borularla kollektöre toplanıp, gaz santraline aktarılıyor. Metan gazı
burada filtrelerden geçip, saf hale gelecek. Proje tamamlandığında gazla çalışan
6 jeneratör 6 megavat elektrik üretecek. Bu 40 bin nüfuslu bir yerleşim
biriminin enerji ihtiyacının karşılanabileceği anlamına geliyor. Gaz miktarı 15
yıl içinde maksimuma ulaşacak, 20 sene gaz üretimi devam edecek. Eski
Kemerburgaz çöplüğünde enerji üretimi başlayacak. Ne güzel değil mi?
İstanbul'dan
toplanan çöplerin tamamı depolama alanlarına gitmeyecekmiş. Pazar yeri, hal,
restoran ve süpermarketler gibi yerlerden toplanan bin ton organik çöp, gübre
yapılacakmış.
Kemerburgaz’da Orman Bakanlığı’ndan kiralanan 32 hektar üzerinde kurulmakta olan
kompose tesisinde her gün bin ton organik çöp gübreye dönüştürülecekmiş.
Biliyorsunuz, sebze, meyve gibi mutfak atıklarına organik çöp adı veriliyor.
Organik
çöpler kahverengi konteynırlarda toplanacak ve kahverengi çöp araçları ile
tesise getirilecekmiş. Her gün gelen bin ton organik çöp, girişte tekrar ön
ayırmaya tabi tutularak, varsa, arasındaki cam, plastik gibi maddeler
ayıklanacakmış.
Ön ayıklama
işleminden geçirilen çöpler fermantasyon, yani çürütme odalarına alınıyormuş.
Hiç bir şekilde gün ışığı ve hava almayan bu odalarda, nem de belli bir seviyede
tutuluyormuş. Odaların özelliği çürümeyi hızlandırması. Giren 1000 ton çöp 45
gün sonunda 250 ton gübre olarak odadan geri alınabiliyormuş.
Elde edilen
çöpler Büyükşehir ve ilçe belediyelerin Park ve Bahçeler Müdürlükleri’nce
kullanılacak ve yüzde 15’i ücretsiz olarak Orman Bakanlığı’na verilecekmiş.
Yüksek kaliteli bu gübre sayesinde 6-7 yıl içinde parklardaki bitki örtüsünün
daha da gelişeceği iddia ediliyor.
Görüldüğü
gibi istenildiğinde çöpün tamamına yakını geri kazanılabiliyor. O nedenle çöpe
çöp demeyi doğru bulmuyorum. Çünkü çöp denilince aklıma, uygulanmakta olan
sistem patlayan, yanan, yangınlara neden olan vahşi çöplükler geliyor. Oysa katı
atık denildiğinde, hele birde katı atıkların yeniden kazanımı gündeme
getirildiğinde insanın aklına çağdaş uygulamalar geliyor.
Katı Atıkları Yeniden
Kazanımın (Geri Dönüşümünün) Faydaları
Çevre Açısından; Yurdumuzda üretilen kağıt
ve karton imalinde SEKA’nın bazı fabrikaları dışında, üretim tamamen hazır ithal
selüloz , saman ve atık kağıttan yapılmaktadır. İyi organize edilmiş bir toplama
sistemi Belediyelerin katı atık toplama yüklerini hafifleteceği gibi, üretimin
atık kağıt kullanılarak yapılması durumunda, ağaçların kesilmesinin önlenmesi,
çevrenin korunması yanında ülkemiz açısından ekonomik yarar da sağlanmış
olacaktır. Atık kağıdı yeniden kazanarak ağaçların kesilmesini önlemek bile
insanı mutlu etmeye yetiyor.
Orman Kaynakları Açısından;
Türkiye’de orman
kaynakları kağıt üretimine paralel olarak gelişmemekte, bu yüzden kağıt sanayi
için hammadde sıkıntısı doğmaktadır. 1 ton kağıt üretimi için takriben 3 m³
ağaca ihtiyaç vardır ki, atık kağıdın değerlendirilebilmesi ile odun kullanımı
sınırlandırılabilmektedir. Ne güzel değil mi? Bir ağacın kesilmesini önlemek,
yeni ağaçlar dikmek kadar keyifli olmalı. O nedenle kağıtları yeniden kazanma
çalışması insana toplumsal tatmin sağlıyor.
Enerji Tasarrufu;
Kağıt üretiminde odun yerine atık kağıt kullanılması durumunda üretim için
lüzumlu enerji ihtiyacı daha azalmaktadır. Çünkü, atık kağıt, hammadde olarak
kullanılan odundan selüloz üretimine nazaran çok daha az enerji harcanarak
hammadde haline getirilebilmektedir.
Hammadde Kaynağı ve Kimyevi
Madde Tasarrufu;
Atık kağıtların kullanımı, kullanıldığı ölçüde bir hammadde kaynağı
oluşturmaktadır. Bu nedenle atık kağıt kullanımı halinde, kağıdın bünyesinde
bulunan bazı kimyevi maddeler de geri kazanıldığından kimyevi madde tasarrufu
gerçekleşmektedir.
Maddi Tasarruf;
Atık kağıdın ülke içinde toplanıp kullanılması ile yurt dışından selüloz ve atık
kağıt ithalinin azalması ile mühim ölçüde tasarruf sağlanmaktadır. Ayrıca, atık
kağıdın toplanması, tasnifi ve nakliyesi dolayısıyla yeni iş alanları da ortaya
çıkacaktır.
Görüldüğü
gibi, yenden kazanımın sayamayacağımız kadar çok yararı var.
Örneğin,
İstanbul’da olan yukarıda anlattığımız kompost tesisi Manisa’da olsa, Belediye
park ve bahçeler için gübre almayacağı gibi, artanını da Manisalılara satabilir.
Bu gübreler, bağlarda, bahçelerde kullanılabilir.
Yaptığım
araştırmalardan gördüm ki,aslında bizim başka ülkelerden örnekler aramamıza hiç
gerek yok. İstanbul’da, organik çöpleri gübreye dönüştürmenin, çöplerden enerji
elde etmenin, yeniden kazanımın güzel örnekleri var. İstanbul nasıl “vahşi
çöplükler” defterini kapatmaya başlamışsa, Manisa’da kapatabilir. Bunu bir çöp
felaketi, bir patlama ya da bir yangın yaşamadan yapmalıyız. Çevre duyarlılığı
olan etkin yurttaşlar, gerçekten konuyu iyi bilen çevre mühendisleri, meslek
odaları ve sivil toplum örgütleri varken bizim başka katkılara gereksinmemiz
olmaz. Katı Atıkların Yeniden Kazanımı için ortaya koyacağımız her proje de
kendi kaynağını yaratan projeler olabilir. Bu nedenle, kaynak sıkıntısını da
mazeret olarak öne süremeyiz.
Çöp hizmetlerinin insan ve
toplum sağlığı kaygısı ile düzenlenmesi ve yürütülmesi kentimiz bakımından özel
bir önem taşımaktadır. Yapılması gereken çalışmalar şöyle sıralanabilir:
1.
Çöp
hizmetleri için, kamuoyunun açık ve etkili katılımı ile bir ulusal politika
belirlenmelidir.
2.
Ulusal
politika, uluslararası çöp ticaretine ilişkin tavrı açıkça ortaya koymalı;
azaltma, geri kazanma, bertaraf etme işlemlerinin her biri için ülke koşullarına
uygun yöntem ve teknolojiler geliştirmeyi hedeflemeli; hizmetin bir kamu hizmeti
olarak yürütülmesini güvence altına almalıdır.
3.
Ulusal
politika bir yasa ile yürürlüğe girmelidir.
4.
Ulusal
politika, merkezi düzeyde yöntem ve teknoloji geliştirme görevi üstlenmiş,
planlayıcı, yatırımcı ve finansman sağlayan bir uzman kurum eliyle yaşama
geçirilmelidir. Hizmet alanına ilişkin ulusal planlama bu kurum tarafından
yapılarak DPT kanalıyla yürürlüğe girmelidir.
5.
Hizmet, kamu
hizmeti olarak, belediyelerin asli görevi olmaya devam etmelidir.
6.
Evlerde
üretilen çöplerin finansmanı ilkece belediye bütçesinden karşılanmalı,
belediyelerin halkla en yakın temas içinde olan kuruluşlar oldukları göz önünde
bulundurularak, çöp üretiminin azaltılması bilinci belediyeler kanalıyla
yaygınlaştırılmalıdır.
7.
Sanayi
atıkları, tehlikeli atıklar ve büyük işletme atıkları, tarifeye dayalı olarak
bunları üretenlerden alınacak bedel karşılığında Sanayi Bakanlığı ile işbirliği
halinde belediye hizmeti olarak giderilmelidir.
8.
Sektördeki
uluslararası gelişmeler; şirketler ve bunların küresel stratejileri yakından ve
özenle izlenmeli; ulusal karar ve örgütlenme yapısı bu baskın değişken göz
önünde tutularak kurulmalı ve işletilmelidir.
Katı atıklar sorun değil,
yeni kaynaklar yaratabilir.
Türkiye’de yılda yaklaşık
600 bin ton atık kağıt-karton, 65-70 ton cam, 10 bin ton pet şişe ve 2 milyon
ton da hurda metal toplanarak geri kazandırılırken, 150-200 bin ton atık plastik
de geri dönüştürülüyor. Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı’nın
(ÇEVKO) verilerine göre, Türkiye'de atık kağıt-karton, özellikle ambalaj kartonu
üretimi için geri kazanılıyor. Atık kağıt geri kazanımı ve geri dönüşümü için
çalışan orta ve büyük ölçekli 30’un üzerinde işletme mevcut. Yılda yaklaşık 600
bin ton atık kağıt-karton geri kazandırılıyor. Atık kağıt geri kazanım oranı
yüzde 32. Her yıl yaklaşık 65-70 bin ton atık cam işlenerek ekonomiye geri
dönüyor. Cam şişe geri kazanım oranı ise yüzde 36. Atık pet şişeler ise SASA
tesislerinde tekrar elyaf olarak değerlendiriliyor. Her yıl 10 bin ton pet şişe
geri kazandırılıyor. Polietilen ve polipropilen türü plastik atıklar küçük
ölçekli çok sayıda işletme tarafından ekonomiye dönüyor. Yılda yaklaşık 150-200
bin ton civarında atık plastik işlenerek, geri dönüştürülüyor.
Gelişmiş
ülkelerin ve kentlerin gelişmiş ekonomilerinde milyarlarca dolarlık katma değer
yaratan “Geri Kazanım ve Atık Yönetimi” ülkemiz ve kentimiz için oldukça yeni
kavramlar. 70 milyonluk Türkiye, dev atık potansiyelini ekonomiye yeniden
kazandırma konusunda, henüz daha yolun çok başında.
Uluslararası
fonların ve sermaye akışının öncelikli küresel yatırım alanı olan “çevre, enerji
ve diğer doğal kaynakların geri kazanımı”; Türkiye'nin Avrupa ile bütünleşme
sürecinde, giderek önem kazanıyor. Hükümet, yerel yönetimler ve özel sektör
düzeyinde, bu alandaki yatırımlara artan ilgi ve arayış giderek
belirginleşiyor. Bu belirgin yönelişin dışında kalamayız.
Atıkların
toplanmasından, işlenmesi ve ürüne dönüşmesine kadar sürecin her aşamasında
teknoloji ve hizmet üreten uluslararası ve yerli firmaların sayıları artarken,
katı atıkların yeniden kazanımını gündemine alan ve yeni projeler başlatan
belediyelerin sayıları da giderek artmalı. Katı Atıkların Yeniden Kazanımı
gündemin ilk sıralarına doğru yükseltilmeli. Bu konuda düzenleme yapmak için,
Avrupa Birliği’nden uyarı ya da yardım beklenmemeli.
Geri dönüşüm
ve atık yönetimini, gelişmiş ülkelerdeki gibi büyük bir sanayiye dönüştürmek ve
bu alanda pazarı geliştirmek için, kamu ve özel sektörün karar alıcıları ve
fikir önderleri gecikmişliğin farkına varmış olacaklar ki, yeni projeleri
gündeme taşımaya başladılar.
Gelişmiş ülkelerin,
gelişmiş kentlerindeki uygulamalara bakmak gerekiyor. Uygulamaların tümünde,
yerel yönetim ve kentli yurttaşın, gönüllü kuruluşların çalışmanın içinde olduğu
görülüyor. Kentli yurttaşı ve gönüllü kuruluşları işin içine almadan, katı
katıkların yeniden kazanımı konusunda başarılı olunabileceğini düşünmüyorum.
Çünkü uygar toplumlar, katı atıkların yeniden kazanımında öncü girişimleri
yurttaşın katılımı ile başlatıp sürdürmüşler.
Aslan
yattığı yerden belli olurmuş derler. Aslan yattığı yerden belli olur mu bilemem
ama, insan yaşadığı çevreden belli oluyor. Hepimiz biliyoruz ki, çevremizin
yaşam kalitesi büyük ölçüde, o çevrede yaşayan insanların tavır ve
davranışlarına bağlı oluyor. İnsan çevreyi belirlerken, çevre de insanı
belirliyor. Hani, “arkadaşını söyle, nasıl bir insan olduğunu söyleyeyim”
derler ya, bunun yerine “çevreni göster, nasıl bir insan olduğunu söyleyeyim”
dense, daha doğru olur diye düşünüyorum. Çevre ve insan sürekli bir etkileşim
içindeler. Son yıllarda çevre duyarlılığı giderek artmasına karşın, duyarlığın
artışı, çevrenin kirlenme ve yok oluş hızına yetişemiyor bir türlü.
Gezegenimizin geçmişte olmuş, günümüzde devam eden ve gelecekte devam etmesi
olası çevre felaketleri hakkında, herkesin az ya da çok bir fikri var.
Yeryüzünün dört bir köşesinde yaşanan garip iklim değişiklikleri, delik deşik
olmaya başlayan ozon tabakası ve sera etkisi, kirletilen, verimsizleştirilen
adeta kısırlaştırılan topraklar ve vahşi çöplükler, çöplüğe dönüşen kentler
biliniyor. Bilinmesine biliniyor da sorunu kökten çözecek, hızlı yok oluşu
durduracak bir şeyler yapılmıyor, ya da yapılamıyor. Tek tesellimiz doğanın
kendini yenileme yeteneğinin olduğunu bilmemiz. Böyle düşündüğümüzde içimize
biraz su serpiliyor. Aynı iyimserlikle, sera etkisinin azalarak dünyanın
bölgesel iklim normallerine kavuşması için uluslararası ve devletler üstü irili
ufaklı kimya ve petrol şirketlerinin kontrol altına alınmasının mümkün
olabileceğini de düşünerek umudumuzu güçlendirebiliriz. Ancak, bu kendiliğinden
olmaz. Umudumuzun güçlenmesi için çalışmamız toplumda çevre duyarlılığını
yükseltmemiz gerekiyor.
Çöp
konusunda da yaşadığımız bunca felaketin ardından, katı atıkların yeniden
kazanımını gündemimizin ilk sıralarına alarak, çözümler üretmeliyiz. Günümüzde
atık maddelere çeşitli şekillerde yeniden yaşam kazandıran merkezler sayesinde
enerji tasarrufu sağlandığı gibi, yeni malzeme üretiminin çevre kirliliğine
yaptığı olumsuz katkı da önemli miktarda azaltılabiliyor. Doğal olarak atık
maddeler bir şekilde toplanamazsa, yeniden kazanım merkezleri de bazı
hammaddelerden yoksun kalacaktır. Bu yüzden her şeyden önce atık maddelerin
bilinçli bir şekilde toplanması gerekiyor